Gastrointestinal Sistem Cerrahisi

Gastrointestinal Sistem

Vücudun çiğneme, sindirim, emilim ve boşaltım olaylarının gerçekleştiği ağızdan anüse kadar olan bölümüdür. Sindirim kanalı, sindirime yardımcı ve ilişkili organları içerir. Sindirim kanalını oluşturan organlar şunlardır.

  • Ağız,
  • Farinks (yutak),
  • Özefagus(yemek borusu),
  • Mide,
  • İnce bağırsaklar,
  • Kalın bağırsaklar,
  • Rektum,
  • Anal kanal ve Anüs

Sindirim sisteminde sindirim kanalına dahil olmayan ancak sindirimle ilişkili yapılar da vardır. Bunlar

  • Dişler
  • Dudaklar
  • Çeneler
  • Tükrük bezleri
  • Pankreas
  • Karaciğer
  • Safra kesesidir.

Sindirim Sisteminin temel görevleri şunlardır

  • Çiğneme Yutma; yiyeceklerin daha küçük parçalara ayrılması, nemlendirilmesi ve ağızdan yemek borusuna gönderilmesi
  • Sindirim; büyük besin moleküllerinin sindirim kanalında mekanik ve kimyasal olarak daha küçük partiküllere ayrılması
  • Emilim; küçük besin moleküllerinin ince bağırsaklardan kana ve lenf dolaşımına geçmesi
  • Boşaltım: sindirilmemiş ve emilmemiş maddelerin vücuttan uzaklaştırılması

Gastrointestinal Cerrahi

Genel olarak sindirim sisteminin cerrahi olmayan hastalıkları dahiliye-gastroenteroloji bölümlerince tedavi edilir. Gastrointestinal sistem cerrahisi yemek borusu, mide, ince bağırsaklar, kalın bağırsaklar, anal kanal, anus, karaciğer, safra yolları ve pankreasın ameliyatla tedavi edilen hastalıklarının içerir ve genel cerrahi uzmanlık alanine girer. Bazı merkezlerde bu cerrahi üç alt bölüme ayrılabilmektedir.

1-Üst Gastrointestinal Cerrahi : Yemek borusu ve mide’nin cerrahi hastalıkları ile ilgilenen alt bölümdür. Temel hastalıkları

  • Yemek borusunun iyi-kötü huylu tümörleri
  • Yemek borusunun çalışma bozuklukları(Akalazya gibi)
  • Reflü hastalığı
  • Mide ülseri komplikasyonlarının tedavisi
  • Midenin iyi-kötü huylu tümörleri

2-Hepatobiliyer Cerrahi(Karaciğer-safra yolları cerrahisi) : Karaciğerin, safra yollarının ve pankeas bezinin cerrahi ile tedavi edilen hastalıklarını içerir. Temel cerrahi girişimleri

  • Karaciğer rezeksiyonları(bir bölümünün çıkarılması)
  • Kolesistektomi(safra kesesinin alınması), safra yollarının değişik nedenlerle(darlık, tumor..) cerrahisi
  • Pankreatikoduodenektomi(pankreas ve oniki parmak bağırsağının genellikle tumor nedeniyle çıkartılması).

3-Alt gastrointestinal sistem cerrahisi(kolorektal cerrahi): Kalın bağırsağın, anal kanalın cerrahi hastalıklarıyla ilgili alt bölümdür. Temel olarak

  • Kalın bağırsağın bir kısmının bazen tamamının tumor-darlık ya da inflamatuar bağırsak hastalıkları nedeniyle alınması
  • Anal kanalın hemoroid(basur), fissure(çatlak) ve fistül gibi hastalıklarının cerrahisini içerir.

Detay...

LAPAROSKOPİK CERRAHİ

Son 30 yılda teknoloji ve tıp alanındaki ilerlemeler bir çok cerrahi yöntemin laparoskopi(kapalı) teknikle yapılabilmesine olanak sağlamıştır. Bu teknikte karın duvarında ameliyata göre sayısı değişen 5 mm- 10 mm ya da 15 mm’ lik kesiler den özel aletler kullanılarak çalışılmaktadır. Bu yöntemin avantajı ameliyat sonrası daha az ağrı, daha hızlı iyileşme ve daha az yara izi kalmasıdır. Günümüzde birçok ameliyat artık sadece kapalı yöntemle yapılmakta, açık cerrahiler kesin endikasyon yoksa kötü uygulama olarak kabul edilmektedir. Bu yöntemle standart olan cerrahilerin yanısıra (safra kesesi ameliyatları gibi), ileri laparoskopik uygulama olarak isimlendirilen eğitim, deneyim gerektiren ameliyatlar (obezite, reflü, mide cerrahisi, kalın bağırsak cerrahisi, fıtık cerrahisi gibi) yapılabilmektedir. Günümüzde hemen her cerrahi branş ve organ için uygulama alanı bulmakla beraber genel cerrahi için en yaygın ameliyatlar şunlardır.

  • Laparoskopik kolesistektomi(safra kesesi alınması)
  • Laparoskopik reflü cerrahisi
  • Laparoskopik karın duvarı fıtıkları
  • Laparoskopik kalın bağırsak ameliyatları
  • Laparoskopik apendektomi
  • Laparoskopik dalak cerrahisi
  • Laparoskopik sürrrenal(böbrek üstü bezi) ameliyatları

Detay...

ONKOLOJİK CERRAHİ

Tüm dünya da olduğu gibi kanser ve kansere bağlı ölümler sanayileşme, tanı olanaklarının gelişmesi, ortalama yaşın uzaması gibi nedenlerle artış göstermektedir. Erkeklerde en sık görülen üç kanser tipi prostat, akciğer ve kalın bağırsak kanseri iken kadınlarda meme, akciğer ve kalın bağırsak kanserleri olarak sıralanmaktadır. Bu sıralamalar ülkelere göre değişkenlikler gösterebilir.

Kanser tedavisi temel olarak onkoloji(medikal-radyoterapi) bölümlerinin alanına girmekle beraber hem tanısı hem de tedavisinde bir çok bölümün(onkoloji-cerrahi-radyoloji...) beraber çalışmasını gerektirir.

Kanser tedavisinde cerrahi çok uzun yıllardır kullanılmaktadır. Günümüzde cerrahi yöntemler kanser tanı ve tedavisinde değişik amaçlarla kullanılmaktadır. Bunlar;

  • Preventif (önleyici) cerrahi : Henüz kanser gelişmeden kanser gelişme riski yüksek olan lezyonların(polip gibi) veya genetik yatkınlık nedeniyle organların(meme, yumurtalık gibi) alınmasını içerir.
  • Tanısal cerrahi : Kanser tanısı doku biyopsisi ile(patolojik inceleme) konur. Günümüzde bu işlem tanı esnasında endoskopi, radyoloji(iğne biyopsisi) gibi yöntemlerle konmaktadır. Ancak bazen bu yöntemlerin yetersiz kaldığı ya da ulaşılamadığı alanlar için cerrahi gerekebilir.
  • Kuratif(tedavi edici) cerrahi : Kanserin bulunduğu organın bir ölümü ya da tamamının genellikle çevre lenf bezleriyle beraber bazı temel prensipler (onkolojik cerrahi ilkeler) uyularak çıkarılmasıdır. Bazı organ tümörleri ve/veya evreleri için tek başına yeterli iken bazen cerrahi sonrası kemoterapi ve radyoterapi uygulanması gerekebilir.
  • Debulking-Sitoredüktif(hücre azaltıcı) cerrahi : Tüm kanser dokusunun çıkarılamadığı ancak gözle görülebilir kitlelerin alındığı cerrahi uygulamasıdır. Her tümör için yararlı değildir. Hangi tümörler için yararlı olacağı genellikle onkolog ve cerrahın ortak kararıyla alınır. Bazı olgularda aynı anda(ameliyat esnasında) hipertermik kemoterapi (ısıtılmış kemoterapi) uygulaması yapılabilmektedir.
  • Palyatif(yaşam kalitesini arttırıcı) cerrahi : Bazı tümörler tıkanma, yemek yiyememe gibi sorunlara neden olabilmektedir. Ortaya çıkan bu sorunları çözmek amacıyla cerrahiye başvurulabilmektedir. En yaygın uygulanan yöntemler beslenme için katater koymak, tıkanıklık alanını aşmak amacıyla yapılan cerrahiler, stent uygulaması gibi yöntemlerdir.
  • Destekleyici cerrahi : Uygulanacak kemoterapinin kolayca ve konforlu verilebilmesi amacıyla yapılırlar. En temel örneği büyük damarlara kemoterapi vermek ve kan almak için konulan portların yerleştirilmesidir.
  • Rekonstruktif cerrahi : Çıkarılan organın veya parçanın yerine implan ya da bir başka doku bölümünün yerleştirilmesidir. En tipik örnekleri meme cerrahisi sonrası protez, ağız sonrası cerrahisi gibi doku flebi konması gibi yöntemlerdir. Çoğu kez plastik cerrahlar tarafından yapılır.

Detay...

KALIN BAĞIRSAK KANSERLERİ

Bağırsakların son bölümü olan kalın bağırsağın iç kısmında bulunan hücrelerden kaynaklanır. Kalın bağırsağın son 15 cm’ lik kısmına rektum adı verilir. Hemen tüm kalın bağırsak kanserleri iyi huylu polip dediğimiz oluşumlardan kaynaklanır. Bu nedenle bu poliplerin endoskopi ile bulunup çıkarılması kalın bağırsak kanseri gelişme riskini azaltacaktır. Kalın bağırsak kanserleri kabaca dört evrede incelenir.

Erken evrelerde yakalandığında sonuçlar son derece iyidir. Her zaman nedeni belli olmasa da bazı durumlar gelişme riskini arttırmaktadır.

  • Hayvansal yağ, proteinden zengin ve düşük lifli gıdaların tüketilmesi riskini arttırmaktadır.
  • Ailevi adenomatöz polipozis olarak bilinen kalın bağırsakta çok sayıda (bazen yüzlerce) iyi huylu polipler şeklinde oluşan hastalıkta ciddi oranda kanser gelişir.
  • Kalın bağırsağın iç yüzeyinde ülserlerle seyreden bir hastalığı olan ülseratif kolit ‘li hastalar da risk altındadır.
  • Ailede (anne-baba ve kardeşler) kalın bağırsak kanseri olanlarda da risk artar. Kalın bağırsak kanseri aşağıdaki bulgulardan birine ya da birden fazlasına neden olur. Günümüzde 50 yaşı geçmiş tüm kişilere tarama amaçlı kolonoskopi önerilmektedir.
  • Dışkıda kan
  • İki haftadan daha fazla süren kabızlık ya da ishal
  • Kilo kaybı
  • Karın ağrısı
  • Dışkılama sonrası tam bir rahatlamanın olmaması ve bir süre sonra tekrar dışkılama ihtiyacı
  • Dışkılama alışkanlığında değişiklik

TEDAVİ

Üç ana tedavi yöntemi vardır.

  • Cerrahi en önemli ve ana tedavi yöntemidir. Bazen tek başına yeterlidir. Tümör çevresindeki yeterli sağlam doku ve lenf bezleriyle birlikte çıkarılır. Bu ameliyatların bazı hastalarda kapalı cerrahi olarak bilinen laparoskopik yöntemlerle de yapılması mümkündür.
  • Kemoterapi (ilaç tedavisi), genellikle cerrahi tedavi sonrası kalın bağırsak dışında mikroskobik olarak kanser hücresi olması muhtemel hastalara verilir.
  • Radyoterapide (ışın tedavisi), yüksek enerjili ışınlarla (radyasyon) tümör hücreleri ortadan kaldırılır. Genellikle kalın bağırsağın son kısmı olan rektumun kanserlerinde bazen ameliyat öncesi bazen de ameliyat sonrası kullanılır.

Detay...

BEL FITIĞI

Bel fıtığı kulağa kötü bir hastalıkmış gibi gelse de çoğu hasta haftalar içinde cerrahi tedavi yapılmadan düzelir. Doktora erken başvurarak doğru ilaç tedavisi, fizik tedavi, egzersiz önerilebilir. Düzgün teşhis ve tedavi hızlı iyileşmeyi sağlar. Ağrı kesicileri sık almamaya çalışın ve belirtilerde değişiklik olursa haber verin. Ağrının yanında mesane ve bağırsak kontrolünde bozukluk olursa ve genital bölgede his kaybı olursa doktorunuza hemen haber verin.

FITIK NEDİR?

Omurga, omur adı verilen birbiri üstüne binen kemik yapılardan oluşur. Disk, bağ dokusundan oluşan ve iki omur arasında yastık görevi gören bir yapıdır. Diskin dış tabakası serttir ve “Anulus fibrozis” denir. Merkezi ise jel kıvamındadır ve ”nükleus pulposus” denir. Yaşlanma ile birlikte diskin merkezi su kaybeder ve yastık görevini kaybeder. Bu da diskin merkezinin dış tabakadan fırlamasına ve fıtıklaşmaya neden olur. Çoğu fıtık, lumbar son iki diskte olur.

Fıtıklaşan disk sinire bası yaparak ağrıya, uyuşukluğa, siyatik denen bacaklarda güçsüzlüğe neden olur. Siyatik 30-50 yaş arası ve %1-2 hastada görülür. Ayrıca fıtıklaşan disk, bel ağrısına neden olabilir.

HANGİ TEDAVİLER MEVCUTTUR?

%80 - %90 hastada akut disk fıtığı, cerrahi yapılmadan iyileşir. İlk haftalarda cerrahi dışı tedaviler tercih edilir. Eğer bu tedavilere rağmen ağrı geçmezse cerrahi önerilir. Cerrahi bacak kuvvetini geri döndürmeyebilir ancak bacağın daha da güçsüzleşmesini önler ve ağrıyı ortadan kaldırır. %90 başarıyla cerrahi, bacak ağrısını düzeltir. Bel ağrısında daha az etkilidir.

Cerrahi dışı tedaviler içinde kısa süreli istirahat, antienflamatuar ilaç tedavisi, analjezikler, fizik tedavi, epidural steroid enjeksiyonu bulunur. Yatak istirahati çok uzun süreli olmamalıdır çünkü eklem ve kaslarda tutulmaya neden olur. Egzersizler genelde bele yük vermeyen tarzda olmalıdır.

Cerrahi tedavinin amacı disk ve sinirdeki irritasyonu azaltmak ve hastanın fonksiyonlarını geri getirmektir. Bu çoğu hastada organize bir programla sağlanabilir.

Bunların haricinde ultrason, elektik uyarı, sıcak ve soğuk uygulama, masaj gibi tedaviler ağrıyı ve kas spazmını çözmek için uygulanabilir. Bazen bel korsesi kullanımı da önerilebilir. Manipülasyon fıtığı daha da kötüleştirebileceği için önerilmez.

İlk zamanlarda yumuşak germe egzersizleri ve duruş değişiklikleri önerilir. Ağrı azaldıkça esneklik, kuvvet sağlamak için daha kapsamlı ve zor egzersizlere geçilir. Bu egzersizleri evde de uygulamak tedavinin önemli bir parçasıdır. Bu egzersizler ilerisi için hastanın yaşam biçimi olmalıdır.

İlaç Tedavisi: Ağrı için kullanılan medikasyona analjezi denir.Çoğu ağrı aspirin, antienflematuar, aseteminofen gibi ilaçlarla geçer. Eğer ağrı devam ederse narkotik analjezikler kullanılabilir. Bazen kas gevşeticiler de kullanılabilir. Bu ilaçlar sadece önerilen dozda alınmalıdır ve yan etkilerinin olduğu unutulmamalıdır.

Non steroidal antienflamatuar ilaçlar ağrıyı kestiği gibi fıtıklaşmadan kaynaklanan ödem ve enflemasyonu da giderir. Bu ilaçlar içinde aspirin, ibuprofen, naproxen bulunur. Bu ilaçlar, mide sorunlarına özellikle mide kanamasına yol açabilir ve doktor kontrolünde kullanılmalıdır.

Güçlü antienflematuar özelliklerinden dolayı steroidler çok şiddetli bel ve bacak ağrılarında kullanılabilir. Bu ilaçlarında yan etkileri unutulmamalıdır. Ayrıca ciddi ağrılarda epidural enjeksiyon yada sinir blokları uygulanabilir.

Lokal anestetiklerin hassas noktalara uygulanması da ayrı bir metottur. Bunlar ağrılı yumuşak dokuya, omurga boyunca uzanan kaslara uygulanabilir.

CERRAHİ

Cerrahinin amacı ağrıya ve güçsüzlüğe neden olan fıtıklaşan diskin sinire olan irritasyonunu ortadan kaldırmaktır. En sık uygulanan yöntem diskektomi yada parsiyel diskektomidir. Bu metotla fıtıklaşan disk parçası çıkarılır. Bazen diski net görebilmek için diskin arkasındaki kemik olan lamina çıkarılır. Bu kemik çıkarımı minimal (hemi-laminatomi ) yada geniş (hemi-laminektomi) olabilir. Bazı cerrahlar endoskop yada mikroskop kullanabilir.

Diskektomi lokal, spinal yada genel anestezi altında yapılabilir. Hasta operasyon masasına yüz üstü yatırılır. Fıtıklaşan disk üzerinden küçük bir kesi yapılır ve omurlar arasındaki kaslar kemikten ayrıştırılır. Basıya uğramış siniri görebilmek için bir parça kemik çıkarılabilir. Sinire bası kalkana kadar fıtıklaşan disk ve gevşek parçalar temizlenir. Herhangi bir kemik çıkıntısı varsa onlarda alınır. Genelde bu operasyonda çok az kanama olur.

CERRAHİ SONRASI NELER BEKLEYEBİLİRİM ?

Eğer ana belirti bel ağrısından çok bacak ağrısı ise cerrahinin sonuçları çok iyidir. Operasyon öncesi ağrının nedeni gerçekten fıtık olup olmadığını anlamak için çok iyi tetkik edilmelidir.

Fizik muayenede düz bacak kaldırma testinin pozitif olması siyatik varlığını gösterir. Çeşitli görüntüleme yöntemleri sinir basısını net gösterir. Eğer bu tetkiklerin hepsi pozitifse sinir basınız var demektir ve cerrahinin başarısı %90’dan fazladır.

Çoğu hastada diskektomiden sonra komplikasyon gelişmez ve eğer gelişirse bunlar içinde kanama, enfeksiyon, spinal sinir kökünü koruyan dış yapının yırtılması yada sinire hasardır. % 5 hastada fıtık tekrarlayabilir.

Hastaların çoğu 24 saat içinde evine dönebilir ve ayağa kalkabilir. Bu hastalar ilk haftalarda araba sürmekten, uzun süre oturmaktan ve öne eğilmekten kaçınmalıdırlar. Rehabilitasyon programları bu hastalar için faydalıdır.

ACİL CERRAHİ İHTİYACIMIN OLDUĞUNU NASIL ANLARIM?

Çok nadir olarak büyük parça fıtıklaşma mesane ve bağırsakları kontrol eden sinirlere bası yaparak bunların fonksiyonlarını bozabilir. Buna genital bölgede uyuşukluk ve his kaybı eşlik edebilir. İşte bu durumun gelişmesi durumunda acil olarak doktorunuza haber vermelisiniz.

Detay...

Karın Duvarı Fıtıkları

Bel bölgesi vücut ağırlığını en çok taşıyan yer olarak bilinir. Omurganın bel kısmında beş adet omur kemiği bulunur. Bu omur kemiklerinin arasında hareketi kolaylaştıran, omurganın dayanıklı olmasını sağlayan ve darbelere karşı koruyucu görev yapan, disk şeklinde özel bir bağ dokusu bulunur. Omurlar arasında bulunan disk iç ve dış tabaka olmak üzere iki kısımdan oluşur. Dıştaki tabakanın yapısı bozulunca içte bulunan yumuşak tabaka dışarıya doğru taşar. Bu taşan kısım omurilik kanalındaki sinirlere baskı yapar ve bu sinirleri sıkıştırır. Bu şekilde ortaya çıkan hastalığa bel fıtığı denir.

BEL FITIĞININ NEDENLERİ NEDİR VE BEL FITIĞI KİMLERDE GÖRÜLÜR?

Bel fıtığı genellikle orta yaşlarda görülür fakat her yaşta ortaya çıkabilir. Bel fıtığının görülme sıklığı açısından kadın ve erkekler arasında bir farklılık gözlenmemiştir. Aşırı kilolu olmak, bel fıtığının en sık nedenidir. Vücudumuzun ağırlığını omurgamız taşır. Aşırı kilolu kişilerde disklerde baskı nedeniyle yıpranma ve şekil bozukluğu gelişir. Bu da bel fıtığına yatkınlık yaratmaktadır. Gebelikte de vücudun ağırlık merkezinin öne doğru yer değiştirmesi omurgaya ek yük binmesine neden olur.

Omurga boyunca uzanan tüm boyun, sırt ve bel kaslarının, aynı zamanda karın kaslarının da fonksiyonu çok önemlidir. Hareketsiz yaşam, düzenli egzersiz yapmama gibi durumlarda kaslar zayıf olduğundan, omurganın ve dolayısıyla disklerin üzerine ek yük biner. Bu da fıtıklaşmalara neden olur. Sigaranın disk yıpranmasını artırdığı ve iyileşmeyi yavaşlattığı bilinmektedir. Günlük yaşantımızda farkında olmadan ağır yük kaldırma, nesneleri itme, çekme gibi yanlış yaptığımız hareketler bel fıtığına yol açabilir. Ağır fiziksel aktivite ve ağır kaldırma gerektiren mesleklerde, devamlı öne eğilme, eğilerek dönme gerektiren mesleklerde, araba, otobüs, kamyon, kullanma gibi vücudu sürekli vibrasyona maruz bırakan mesleklerde, uzun süre ayakta durma veya oturma gerektiren mesleklerde, futbol, halter, kürek ve güreş sporlarıyla uğraşan kişilerde bel ağrısı ve bel fıtığı sıklığı artmaktadır.

Yaş ilerledikçe diskleri besleyen damarlar ve diskteki su miktarı azalır. İçindeki su miktarı azalan ve yeterince besin alamayan disk küçülür. Disk yapısında bozulma ve buna bağlı bel fıtığına yatkınlık artar. Bu faktörlerin yanında kalıtsal (aileden gelen) faktörler de etkilidir. Ailesinde bel fıtığı olanlar risk altındadır.

BEL FITIĞI BELİRTİLERİ NELERDİR?

Bel fıtığının en sık belirtisi belde ve bacakta oluşan ağrıdır. Bel ağrısı, bacaklara vuran ağrılar, ayaklarda uyuşma, hareket kabiliyetinin kısıtlanması, yürümede ve oturmada güçlük, yürürken topallamak görülebilir. Bel fıtığının daha ilerlemiş ve şiddetli şekillerinde bacaklarda felç, cinsel bozukluklar, idrarını ve büyük abdestini yaparken zorlanmak ya da idrarını tutamamak görülebilir.

TEŞHİS NASIL KONUR?

İnsanların yaklaşık %80’ i hayatları boyunca en az bir kez bel ağrısı çekerler. Ancak her bel ağrısı bel fıtığı değildir. Kanser, bel kayması, romatizmal hastalıklar, belini incitmek gibi birçok sorun bel ağrısı yapabilir. Bu yüzden teşhis koyarken dikkatli olmak gerekir. Bel fıtığı teşhisinde tıbbi hikaye tanıda en önemli ipuçlarını sağlar. Genellikle, az veya çok bel ağrısını takiben bacağa vuran ağrı hikayesi vardır. İyi bir nörolojik ve fiziki muayene genellikle tanıyı sağlar. Muayene ile hangi sinir kökünün sıkıştığı, bu sıkışmanın ciddiyeti rahatlıkla saptanabilir. Tedavi yönteminin seçiminde muayene bulguları esastır.

Radyolojik inceleme: Basit bir radyolojik inceleme ile omurga mekaniğini etkileyen, bel ağrısı ile karakterize doğumsal omurga hastalıkları, kireçlenmeler, omurga kaymaları, bazı tümörler tanınabilir. Bel MR’ ı tanıda önemli bir yer tutmaktadır. Bu yöntemle sorunun nerde ve hangi dokuda olduğu kolaylıkla tespit edilebilir. Ayrıca bilgisayarlı tomografi kemiğin durumunu daha iyi ortaya koyduğu için tercih edilebilir. Bu görüntülerin, yapılan tetkikler ve klinik testler sonucu desteklenmesi gerekir. EMG, muayene bulguları ile cerrahi karar verilen vakalarda ayırıcı tanı ve operasyon stratejisi açısından gerekebilir.

BEL FITIĞI TEDAVİSİ

Bel fıtığın tedavisi, fıtıklaşmanın bacağa giden sinirlere yaptığı basının derecesine bağlıdır. Eğer sadece bel ve bacak ağrısı mevcut ise ve herhangi bir uyuşukluk, güç kaybı, hareket kısıtlılığı yoksa bel fıtığı başlangıç safhasında demektir. Bu halde hastaya kas gevşetici ve ağrı kesici ilaçlarla birlikte yatak istirahati önerilir. Tedaviye rağmen hastanın şikayetleri devam ediyorsa fizik tedavi uygulanmalıdır.

Uygulanan tıbbi tedavilere ve fizik tedaviye rağmen ağrılar hala devam ediyorsa, bacaklarda güç kaybı ve incelme mevcutsa, hastalar idrarını yapamıyorsa, bu durum; bel fıtığının ileri safhada olduğunu düşündürür ve kesin tedavisi cerrahi müdahaledir. Gelişen teknoloji sayesinde bel fıtığı ameliyatlarında hem hekim hem de hasta konforu artık çok daha ön plandadır. ‘Mikrodiskektomi’ işlemi, hastaların iyileşme ve sosyal yaşama dönüş sürelerini kısaltması sayesinde, bel fıtığı ameliyatlarında sıkça başvurulan bir yöntemdir. Bu yöntem sayesinde sadece 1,5- 2 cm` lik bir kesi yapılmakta ve ameliyat sonrası cilt yüzeyine dikiş atılmamaktadır. Ameliyatın gelişmiş mikroskoplar altında yapılması, ameliyat bölgesindeki sinirlerin 25- 40 kat büyütülerek görülmesini sağlamakta; böylece sinirlerin hasar görme riski son derece azalmaktadır.

Toplumda yaygın olan, bel fıtığı ameliyatlarının riskli olduğuna dair inanç son derece yanlıştır. Çünkü hastalar bu ameliyattan sonra eski yaşam kalitesine kolaylıkla geri dönebilmektedirler. Bu yöntem sayesinde hastalar ameliyat olduktan 6-7 saat sonra yürüyebilmekte, ameliyat oldukları gün taburcu olabilmektedir. 7- 10 gün sonrasında ise günlük yaşama tamamen dönüş sağlanabilmektedir.

Detay...

BOYUN ve BEL AĞRILARI

BOYUN AĞRILARI

Boynumuz baş ile gövde arasındaki bağlantıyı sağlar. Başın ağırlığını taşır ve denge üzerinde önemli fonksiyonlara sahiptir. Baş ile gövde arasındaki büyük damarları, omuriliği, kola giden sinirleri korumaktadır. Omurganın en hareketli bölümü olup, travmaya daha fazla maruz kalabilmektedir.

Boyun ağrısı çok yaygın bir sağlık sorunu olup, hercins ve yaştan insanda görülebilmektedir. Her üç kişiden biri hayatı boyunca en az bir kez boyun ağrısı ile karşılaşmaktadır.

Günümüzde özellikle masa başı çalışanlarda, yoğun bilgisayar kullananlarda yaygındır. Sıklığı yaşın ilerlemesiyle birlikte artar.

Günlük yaşamdaki gerilimler ve iş stresi boyun ağrısını artırır. Boyun ağrısıyla birlikte sırt-omuz ağrısı, ellerde uyuşma, baş dönmesi, dengesizlik ve baş ağrısı görülebilir.

Boyun yedi adet omurdan oluşur. Omurlar arasında disk adı verilen yastıkçıklar bulunur. Disklerin görevi üzerine düşen yük miktarını dengeli olarak alt seviyelere iletmek ve omurların birbirleriyle olan sürtünmelerini azaltmaktır.

Boynu etkileyen hastalıklar kollarda ağrı, uyuşukluk, güç ve his kaybı gibi bulgulara yol açabilir. Nadiren baş dönmesi, görme bozukluğu, bayılma gibi bulgular da görülebilmektedir.

BEL AĞRILARI

Bel ağrıları çok sık görülmesinden dolayı, maddi kaynak, iş gücü ve zaman kaybına neden olması nedeniyle önemli bir sağlık sorunudur. Ayrıca eksik bilgi, yetersiz tedavi ve yanlış inanışlar gibi sorunlara neden olmaktadır. Kas-iskelet sistemindeki dokuların sağlıklı olabilmesi için belli yüklenmelerin ve hareketlerin yapılması, belli bir kas gücünün ve esnekliğinin olması gereklidir.

Sanayileşmiş toplumlarla birlikte fiziksel aktivitelerin azalması, masa başı işlerde çalışmak ya da ağır bedeni işler, bel ağrısı sıklığının artmasına neden olmuştur.

Bel bölgesi vücudun ağırlık merkezidir ve yapılan tüm vücut hareketlerden etkilenir. Bu nedenle sürekli ve yineleyen zorlamalara maruz kalan bir bölgedir. Belli vücut hareketleri sırasında, bele akseden yük yaklaşık olarak gövde ağırlığının 5-6 katıdır. Omurlar arasında bulunan ve disk olarak isimlendirdiğimiz oluşumları basit olarak “omurganın amortisörleri” ya da “darbe emici yastıkçıkları” olarak nitelendirebiliriz. Çevresi çok sağlam doku ile çevrili, içinde yoğun kıvamda bir sıvının bulunduğu bu oluşumlar omurganın esnekliğini ve aynı zamanda yükün dağıtılmasını sağlarlar. Ancak bu mekanizmanın sağlıklı çalışabilmesi için omurga çevresindeki bağların ve kasların, bel ve karın kaslarının da yeterince güçlü ve esnek olması gerekir.

Bel ağrısına yol açabilecek onlarca neden saymak mümkündür. Büyük oranda bel omurgasının kendisine ait nedenleri olmakla birlikte, hekimin tüm olasılıkları dikkate alması gerekecektir.

Bel ağrılarının çok büyük bir çoğunluğu, mekanik bel ağrısı olarak nitelendirilen belin kendi sorunlarıdır. Küçük bir kısmı ise iltihaplı romatizmalar, enfeksiyonlar ve tümörler nedeniyle görülen inflamatuar bel ağrılarıdır. İç organlardan yansıyan ağrılar da görülmektedir. Kırmızı bayraklar olarak bilinen bazı durumların varlığı mutlaka ciddi araştırmaları gerektirmektedir. Bu durumlar kanser öyküsü, altı ay içinde 10 kilo ve üzeri kilo kaybı, 17 yaş altı ve 70 yaş üzeri olmak, gece ve istirahat sırasında ağrı, ateş, idrar ve gaita kontrolünde bozulmadır.

Detay...

Diyet Sonrası Geri Alınan Kilolar

Diyetsel özellikler insan kişiliği ile uyum göstermektedir. İnsanoğlunun kişiliğinin gelişimi ise çeşitli duygusal tepkilerin ve öğrenilmiş davranışların bir bütününü yansıtır. Buradaki en önemli nokta metabolik bir gereksinim, ihtiyacın bir dürtü olan endişe, kaygı ve stresten ayırımıdır. Çünkü bu üç davranış ve acıkma hissi aynı yerde midede hissedilmektedir. Bunu biraz daha açalım birçok obez ve beslenme bozukluğu çeken kişi kendilerini yemeğe yönlendiren duygunun stres olduğunu ifade eder. Peki nedir bu stres? Depresyon ve panik atak kalıbı bunun için çok kullanılan bir kavramdır. Depresyon ve panik atak tabiri beyin bu stresi atlatamama durumunda ortaya çıkan bir hastalık halidir.

Stresin vücuda vermiş olduğu tepkimeleri her birey aslında bilir. Bunu size şöyle söylersem daha iyi olacaktır. Bir sınav stresi, bir sorguya çekilme, bir absürt durumla birisine yakalanma durumunu herkes bilir. Bu bir Akut yani ani bir strestir. Bu durumda kişinin bedeninde değişiklikler oluşur. Çarpıntı, yüzde kızarma, soğuk terleme, gergin olma, karnımıza kramp tarzında giren ağrılar ve tuvalete gitme ihtiyacı tüm bu duyguların merkez noktası midedir. Yani durum uzun sürerse rahatsızlık midede ağrı bulantı ve kusma boyutuna ilerler. Şimdi sınav sonrası, sorgulama veya absürt durum yatışınca tüm bu duygular geri durulur. Dolayısı ile kimse sınav sonrası veya diğer iki durum sonrası doktora gitme ihtiyacı duymaz. Peki bu durum uzun bir süre alırsa ne olur. Üniversite sınavı, büyük sınavlar, uzun tutukluluk veya duygularımızı bozacak her şey... Mutsuz evlilikler, yakınların kaybı, başarısız sınav sonuçları, mutsuz hayatlar, beklenmedik hayat şekilleri, uzun süren hastalıklar... vs. İşte o zaman işin şekli biraz değişiyor. Duygulanım yine mide odaklı olmakla birlikte klinik pratikte çok değişik şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Çünkü beyin bunu bir şekilde atlatma ve bedene zarar vermemeye odaklı olduğu için duygulanımı unutmuş gibi davranmakta bireyde geçmiş odaklı yaşadığından şimdiki zamanda olayı algılamamakta sorunda çözülmediği için sürekli beden strese maruz kalmaktadır. Bu durumda da aslında aynı bulgular vardır ama kişiden kişiye tahammül sınırı değişiklik gösterdiği için bu sefer kişi dinlediği ve rahatsızlık duyduğu duygudan dolayı doktora gitme ihtiyacı duymaktadır. Kimisi çarpıntısı nedeniyle doktor doktor dolaşır, kimi terlemelerine bir anlam veremez her doktoru gezer ve sonra bunu benim vücudum yapıyor deyip kaderine razı olur. Kimi eklem ağrılarından şikayetçi, kimisi mide bulantısı, kimisi midede şişkinlik, kimi ani fırlayan tansiyonlar bir çoğu da en az 2-3 hatta 4 tansiyon ilacı kullanmakta, kimi ara sıra ishal kimi ara sıra kabızlık… Liste uzuyor ve böyle gidiyor. Peki sonuç mutsuz hastalar, sürekli saçma sapan ilaç kullanmak zorunda kalan bireyler uzayan SGK faturaları ekonomik çöküş, bireysel çöküş hastalıklar, hastalıklar ve hastalıklar. Uzayan doktor kuyrukları.

Konu dağılmadan bizim için asıl önemli noktaya gelelim. Bu duygulanımların hepsinin midede hissedildiğini söylemiştim. İşte beslenme bozukluklarının bir kısmında midede hissedilen duygulanım yeme dürtüsünü uyandırdığı ve beyin stresi atlatma yolunu yeme eylemine dönüştürdüğü için kişi her sinirlendiği veya strese girdiği dönemde yeme aktivitesine yönelir. Bu aslında bir takım hayati öneme sahip sınav süresince annelerinde ders çalışıyor aç kalmasın zihnini yerleştirdiği kişilerdeki sınav veya mülakat kilolarını açıklamaktadır. Eğer hayatınız ve iş dünyanızda buna elverişli ise her bu sıkıntı hissi midede hissedileceği için bu ortamdan kaçma yolunu yeme duygusu ile bastırıp kendi bedeninizi bu şekilde yoracaksınızdır. Diyet konusundaki unutulan ve ulaşılan hedef sonrası eski yaşam standartlarına dönen kişilerin verdikleri kiloları geri almasındaki en önemli altta yatan nedende budur. Bir çok kilolu insan mutlu ve huzurlu zamanlarında kilolarından kurtulduğunu ve strese girdiklerinde tekrar kilo aldıklarını ifade etmektedirler. Stresle mücadele bu tip kişilerde kilo verdirmenin en önemli basamağı olmalıdır.

Detay...

DİZ EKLEMİNDE KİREÇLENME

Diz eklemi artrozu ya da halk arasında yaygın kullanılan adıyla diz eklemi kireçlenmesi, eklem yüzeyini kaplayan kıkırdağın aşınmasından kaynaklanan ilerleyici bir hastalıktır. Diz ekleminin osteoartriti, başka bir hastalığa bağlı olmadan yaşlanma süreci ile beraber görülebileceği gibi çeşitli romatizmal hastalıklar (romatoid artrit vb.), travma sonrasında eklem kıkırdağının bozulması (post travmatik artrit) ve eklemi oluşturan kemiklerde kemik içi hücrelerin çeşitli nedenlerle ölmesi neticesinde (osteonekroz) oluşabilir. Ailede eğer artroz varsa, ortaya çıkma olasılığı artmaktadır. Diz eklemindeki artroz daha çok kadınlarda görülmektedir.

Belirti ve Bulgular

Hastalarda en sık karşılaşılan yakınmalar, eklem ağrısı, takılma,sabah tutukluğu, zaman zaman dizde şişme ve yol yürümemesafesinde kısalmadır. Yakınmaların süresi genellikle uzun yıllara yayılmakla birlikte ağrı şiddetinde ani artışlar gözlenebilir. Hastaların büyük bir kısmı desteksiz sokağa çıkamadığını belirtmektedirler. Hastalık ilerledikçe ağrı kesiciler fayda sağlamamaya başlar, istirahatte dahi hastanın ağrıları devam eder.

Hastalığın tanısında, hastanın yakınmalarını dinlemek ve fizik muayene ile eklemin durumunu gözlemek önem taşır. Tanı koymada eklemin röntgen ile incelenmesi yeterlidir. Bazı özel hallerde Mr tetkiki yapılabilir.

Medikal Tedavi

Erken evrelerdeki osteoartrit hastalarında yaşam tarzı değişiklikleri, egzersiz, yük dağılımını kolaylaştıran baston kullanımı ve diğer yardımcı yöntemler kullanılabilir. Hastaların ideal kilolarına inmesi, dize binen yükleri azalttığından hem hastalığın ilerlemesini azaltır hem de uygulanan tedavi yöntemlerinin etkinliğini ve süresini arttırır.

İlaç olarak ağrı kesiciler ilk tercihlerdir. Parasetamol, aspirin gibi basit ağrı kesiciler başlangıçta son derece etkilidir. Romatizma ilaçları ( non- steroid antienflamatuar ilaçlar) iyi bir seçenektir ve bir çok aşamada hastanın ağrılarını kontrol eder. Yalnız bu ilaçların mide üzerindeki yan etkileri uzun süreli kullanımda sorun çıkarabilir.

Eklem koruyucu ilaç dışı besin takviyeleri (glokozamin ve kondroitin) erken evre osteoartritte kıkırdak bozulmasını yavaşlatmak amacıyla verilebilir.

Eklem içi enjeksiyonlar daha çok orta düzeyli osteoartritlerde akut atağının olmadığı ve ağrının kısmen kontrol altında olduğu durumlarda kullanılırlar.

Ameliyat ile Tedavi

Diz eklemindeki kireçlenmelerde, cerrahi tedavi seçenekleri a r t r o s k o p i k olarak bozulmuş olan kıkırdağın temizlenmesi ve eklem içindeki eklemi bozan sıvıların temizlenmesi ve eklemin yıkanması, diz ekleminde uyluk ve kaval kemiği arasında bir dizilim bozukluğu varsa kemiklerin yeniden şekillendirilmesi, yarım veya tam diz protezi ameliyatları ile bozulmuş olan kıkırdağın miktarına göre kıkırdak transferi şeklinde özetlenebilir. Yapılacak cerrahi tedavi metodu hastalığın evresine göre değişiklik gösterir.

Kemik Yönlendirme Ameliyatları (Osteotomi)

Genç ve dizin iç yarısının daraldığı dış yarısının ise sağlıklı olduğu durumlarda yapılır. Kaval kemiğinin diz eklemine yakın bölgesinde yapılacak açı değiştirme operasyonu ile bacağın yönü dışarı doğru değiştirilir. Böylece yürüme anında ağırlık içten dışa aktarılarak hastanın dizinin sağlam dış yarısını kullanması sağlanır. Bu operasyon sonrası hastaların büyük kısmında 5-10 yıl rahat bir yaşam sağlanabilmektedir.

Diz Protezi

Dizde diğer tedavi yöntemlerine cevap vermeyen kireçlenmeler diz protezi ile tedavi edilir. Protez ameliyatındaki amaç, hastanın ağrılarını gidermektir. Ağrısız olarak yürümesi, oturup kalkması, merdiven inip çıkması esas amaçlardır. Protez denince dizde eklem yapan üç kemiğin eklem yüzeylerinin kesilerek çıkarılması ve bu yüzeylerin metal ve plastik parçalar ile kaplanmasıdır. Diz ekleminde uygulanan eklem protezleri uzun yıllardır denenmiş ve başarılı sonuçlar alınmış malzemelerdir. Metal alaşımdan yapılırlar ve hemen hemen hiçbir zaman vücutta metal alerjisi gibi reaksiyonlara neden olmazlar. Ekleme yerleştirildikten sonra protezin ortalama ömrü 20-25 yıl veya üzerinde bir süre olmalıdır. Bu süre sonunda protez gevşeme sorunları ortaya çıkabilir ve bu gevşeme ağrıya neden olur ve hastada ağrı yakınmaları başlar, böyle bir durumda hasta tekrar ameliyat edilerek gevşemiş protez çıkarılır ve yerine yenisi yerleştirilir.

Diz Protezi Ameliyatının Komplikasyonları

Protez ameliyatı ortopedinin en ciddi ameliyatlarından biridir. Ameliyat öncesi ve sonrasında uyulması gereken kurallar vardır, ameliyat sırasında da komplikasyonları önlemek için mümkün olan bütün önlemler alınmalıdır.

Protez ameliyatlarında görülme olasılığı olan komplikasyonları şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Anestezi ile ilgili olanlar,
  • Teknik olarak ameliyatla ilgili olanlar,
  • Ameliyat sonrasında protez çevresinde enfeksiyon elişmesi,
  • Tromboemboli (bacak damarlarındaki pıhtının diğer organlara giderek buradaki damarları tıkaması),
  • Ameliyat sonrası erken dönemde protezin gevşemesi.

Bu komplikasyonlara karşı ameliyat öncesi ve sonrası dönemde ameliyatı gerçekleştiren hekim ve anestezi uzmanı birlikte gereken önlemleri alırlar ve hastaya gereken koruyucu medikal tedaviyi yaparlar. Hastanın ameliyat sonrası dönemde erken ayağa kaldırılması ve günlük hayatına bir an önce döndürülmesi ile komplikasyonlar en aza indirilmiş olur. Bu komplikasyonların oranı uygun merkezlerde ve cerrahi tekniğine uygun yapıldığında ve gerekli önlemler alındığında oldukça azdır.

Detay...

EL ve DİRSEK CERRAHİSİ

El, kompleks yapıya sahip organlarımızdan birisidir. Hareket kabiliyeti yüksek iskelet kemik sistemi üzerinde adale ve tendon sistemleri, ele günlük hayatta kullandığımız hareketleri sağlarlar. Elin bu esnek ve kuvvetli fonksiyonları yapabilmesi için mükemmel bir kan dolaşımı ve sinir sistemi ağı vardır. Bunlara ilaveten yapısal destek sağlayan bağ dokusu bantları (ligamentler), deri altı dokusu, deri ve tırnak gibi oluşumlar vardır.

Doğuştan şekil ve işlev bozuklukları, parmaklardaki ve eldeki eksiklikler, yapışıklıklar, fazlalıklar, romatizmal hastalıklar, enfeksiyonlar, tümörler, kazaların sonucu oluşan işlev kayıplarının giderilmesi kötü veya yanlış kaynamış kırıkların düzeltilmesi, çeşitli tırnak bozuklukları vb., el cerrahisinin uğraştığı alanlardan birkaçını oluşturur.

El çoğu zaman değişik yaralanmalara maruz kalan veya yaralanma riskini yüksek derecede taşıyan bir organdır. Yaralanan bölgenin iyi bir şekilde değerlendirilmesi gerekir. El yaralanmasının tedavisi yaralanmanın oluş şekline, yaralanan dokulara ve geçen süreye göre değişir. Dirsekten aşağıda oluşacak yaralanmalarda damar, tendon, sinir veya kemik tek tek ya da birlikte hasar görebilir. Bu hastaların muayenesinde sırasıyla kanama, duyu siniri fonksiyonları ve hareket fonksiyonları (motor sinir ve tendon) değerlendirilir. Bu değerlendirmenin sonunda yaralanan dokuların tedavisi planlanır. En önemli prensip, uygulanan tedavi metodunun elin mümkün olan en yüksek derecede eski işlevlerine kavuşturulmasıdır.

El ve Dirsek Cerrahisi Konuları

El ve dirsek yaralanmaları: İş ve ev kazalarında oluşan cilt, ciltaltı, kas, tendon (kas kirişi), damar ve sinir kesileri

Üst ekstremite kırık, çıkık ve kırık sonrası yanlış kaynamalar: Dirsekte, ön kolda, karpal kemiklerde (el bileği kemiklerinde), metakarplarda (el tarak kemiklerinde), parmaklardaki kırık, çıkık ve yanlış kaynamalar

Doğumsal yada sonradan kazanılan hastalıklar :Sindaktili (El parmaklarında yapışıklık), Polidaktili (El parmaklarında fazlalık), Tetik parmak, Çekiç parmak, Parmak kısalığı ve yokluğu, Duputryen kontraktürü (Avuç içindeki zarda sertleşme ve parmak hareket kısıtlılığı), De quarvein tenosinoviti (El bileğindeki kas kirişlerinde sıkışma)

El ve üst ekstremitede sinir sıkışmaları:

Karpal tünel sendromu: El bileği seviyesinde sinir sıkışmasıdır. Özellikle bayanlarda 50 yaş civarında, geceleri uykudan uyandıran ağrı, yanma ve karıncalanma ile karakterize parmak ucu uyuşmalarıdır.

Önkol ve dirsekte sinir sıkışmaları: Çeşitli nedenlere bağlı olarak dokular arasından geçen sinirlerin basıya uğramasıdır. Ellerde kasların çalışmamasına bağlı hareket bozukluğuna ve duyusal bozukluğa yol açar.

Lateral ve medial epikondilit (Tenisçi ve golfçu dirseği hastalığı):Zaman zaman spor yapanlarda veya ağır iş yapanlarda dirsekte belirli bölgede hassasiyet, ağrı oluşmasıdır. Dirsek hareketlerinde kısıtlılığa yol açabilir. Tedavide amaç ameliyatsız hastalığı iyileştirmektir. Uzun süre devam eden hastalarda ameliyat düşünülebilir.

Romatizmal hastalıklar:Bölgemizde sık görülen romatizmal hastalıkların dokuları harab etmesinin önlenmesine yönelik ilaç tedavisi, egzersiz programları veya cerrahi müdahaleler uygulanır.

Üst ekstremite tümörleri:Üst ekstremitede iyi huylu tümörler çoğunluktadır. Tanı ve tedavi amacı ile tümörlere iğne ile biyopsi yapılması veya ameliyatla çıkarılması uygulanan yöntemlerdir.

Detay...

KALÇA EKLEMİ KİREÇLENMESİ

Kalça eklemi, ağırlığınızı taşıdığı için aşınma ve bozulmaya en sık uğrayan eklemlerdendir. Bu durum tıpta osteoartrit, günlük kullanımda kireçlenme olarak adlandırılır ve kalçanın en sık rastlanılan hastalığıdır. Tüm eklemlerde olduğu gibi kalça ekleminin hem topu hem de yuvası kıkırdakla kaplıdır. Kıkırdak yapı bu iki kemiğin birbiri üzerinde ağrısız ve minimal sürtünme ile kaymasını sağlar. Kalça eklemi kireçlenmesi çeşitli sebeplerle bu eklemi oluşturan kemiklerin üzerini kaplayan kıkırdağın aşınması ve alttaki kemiklerin deforme olmasıdır.

Kalça eklemi kireçlenmelerini temel olarak ikiye ayırabiliriz. Daha sık karşılaştığımız birinci grupta doğumsal yada sonradan oluşan yapısal bir bozukluk (kalça çıkığı, artrit, travma vb) nedeniyle zaman içinde kalça eklemindeki kıkırdakların aşınması sonucu ortaya çıkan kireçlenmeler yer alırken, ikinci grupta idiyopatik olarak adlandırdığımız sebebi belirlenemeyen kalça kireçlenmeleri yer alır.

Kalça eklemi kireçlenmesi, genelde 60 yaşından sonra görülse de özellikle doğumsal kalça çıkığı ve çocukluk çağında geçirilen kalça eklemi hastalıkları sonrasında çok erken yaşlarda da ortaya çıkabilir.

Kalça Kireçlenmesi Belirtileri

En önemli şikayet ağrıdır. Ağrı sızı tarzında ve tutulan eklemde hissedilir. Ağrı hastalığın başlangıç döneminde hareket ile artar ve istirahat ile azalır. Hastalık ilerledikçe ağrı basit günlük aktiviteler sırasında bile sorun olabilir. Daha ileri dönemlerde gece uyku düzenini bozan sürekli ağrı oluşabilir. Eklemin hareket kabiliyeti kısıtlanabilir. Ağrının şiddeti her zaman sabit değildir. Hiçbir nedene bağlı olmaksızın iyi ve kötü günler hatta aylar olabilir. Bazı hastalar bunu hava durumuna bağlar ya da daha çok fiziksel aktivite ile ilişkili olduğunu düşünür.

Tanı Nasıl Konur ?

Hastanın şikayetlerinin kalça ekleminden kaynaklanıp kaynaklanmadığı aslında iyi bir muayene ile anlaşılabilir. Ama kalça eklemi hastalıkları arasında ayırıcı tanı yapmak için genellikle röntgen filmi çektirilir. Bazı özel durumlarda manyetik rezonans (MR) ve bilgisayarlı tomografi incelemesi gerekebilir. Özellikle MR incelemesi ile kireçlenmeye ait eklem patolojileri henüz röntgen filminde ortaya çıkmadan tespit edilebilir.

Tedavi Yöntemleri :

Başlangıç döneminde ağrı kesiciler, kıkırdağı koruyan veya iyileşmesine etki edebilen destekleyici ilaçlar, kilo kontrolü veya hasta kilolu ise zayıflama, iş ve günlük yaşamın yeniden düzenlenmesi ve gerekirse fizik tedavi, ağrının ve hastalığın ilerlemesini kontrol etmede faydalı olmaktadır. İlerleyen dönemlerde bir baston veya koltuk değneği ile kalçaya gelen yükün azaltılması önerilmektedir.

Hastalığın ilerlediği dönemde kesin tedavi cerrahi yöntemlerle olmaktadır. Uyluk kemiğinin üst bölgesinde kemiğe yapılan kesilerle, açısal problemlerin düzeltilmesi ve kıkırdağın sağlam kısmının eklemi oluşturmasının sağlanması (femoral osteotomiler) eskiden beri uygulanan ve uygun hastalarda iyi sonuçlar veren cerrahi yöntemlerdir. Bu tip cerrahi girişimler hastaların protez ameliyatını öteleyebilmektedir.

Kalça eklemi kireçlenmesi veya kıkırdak dokusunun erimesinin tedavisinde, günümüzde en etkili ve yaygın yöntem kalça artroplasti ameliyatlarıdır. Bu öntemde bozulmuş olan kalça eklemi tümden çıkarılarak yerine yapay bir kalça eklemi takılır. Bu yapay eklem, leğen kemiğindeki yuvanın oyularak içine oturtulan metal kılıf, bu kılıfın içini döşeyen plastik veya seramik parça ile uyluk kemiği içine yerleştirilen bir metal sap ve sapın üzerine monte edilen metalik veya seramik bir topuzdan ibarettir. Yuvayı döşeyen ve topuzu oluşturan materyal metal-metal, metal-plastik, seramik-seramik olabilir. Seramik protezler dayanma süreleri uzun olduğundan genç hastalarda tercih edilir. Metal-metal protezler de dayanıklı ve mekanik olarak daha stabil protezlerdir. Ancak metal aşınmasına bağlı vücutta metal birikimine neden oldukları yönünde çok sayıda yayın vardır. Bazı gruplar ise bu metal birikiminin önemli olmadığını iddia etmektedir.

Eskiden protezler kemik çimentosu ile uygulanırken, günümüzde çimentosuz ve kemiğe tutunan protezler tercih edilmektedir. Kalça artroplasti ameliyatında genel kabul, ameliyatın 60-65 yaş üzerindeki hastalara yapılmasıdır. Bu tercihin nedeni zamanla protezin parçalarının aşınması veya emik içerisindeki protezin gevşemesine bağlı olarak tekrar ameliyat gereksiniminin doğmasıdır. Ancak bu kabul genç hastalarda protez ameliyatı yapılamayacağı anlamına gelmemektedir. Genç yaşta şiddetli kalça eklemi kireçlenmesi olan hastaların daha aktif ve normale yakın yaşamaları için bu ameliyat büyük yarar sağlamaktadır.

Kalça Protezi Ameliyatının Komplikasyonları

Protez ameliyatı ortopedinin en ciddi ameliyatlarından biridir. Ameliyat öncesi ve sonrasında uyulması gereken kurallar vardır, ameliyat sırasında da komplikasyonları önlemek için mümkün olan bütün önlemler alınmalıdır. Hastada mevcut olan ek hastalıklar varsa bunlar detaylı olarak değerlendirilerek, ameliyat için risk oluşturup oluşturmadıkları ve eğer risk oluşturuyorlarsa derecesi hastaya anlatılır. Hastalara ameliyatlarıyla ilgili bilgiler verilirken, ameliyatın riskleri de detaylı olarak anlatılır.

Protez ameliyatlarında görülme olasılığı olan komplikasyonları şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Anestezi ile ilgili olanlar,
  • Ameliyat sırasında damar-sinir yaralanmaları,
  • Protezin yerleştirilmesi sırasında kemikte kırılma,
  • Fazla kan kaybı,
  • Ameliyat sonrasında protez çevresinde enfeksiyon gelişmesi,
  • Tromboemboli (bacak damarlarındaki pıhtının diğer organlara giderek buradaki damarları tıkaması), Ameliyat sonrası erken dönemde protezin gevşemesi.

Bu komplikasyonlara karşı ameliyat öncesi ve sonrası dönemde ameliyatı gerçekleştiren hekim ve anestezi uzmanı birlikte gereken önlemleri alırlar ve hastaya gereken koruyucu medikal tedaviyi yaparlar. Hastanın ameliyat sonrası dönemde erken ayağa kaldırılması ve günlük hayatına bir an önce döndürülmesi ile komplikasyonlar en aza indirilmiş olur.

Detay...

MİDE KANSERİ

Mide kanseri sıklık ve ölüm oranı açısından dünyada en sık görülen ve en ölümcül kanser türlerinden biridir. Mide kanserleri genellikle midenin iç tabakasından başlarlar. Zamanla mide duvarının derinliklerine doğru ilerlerler. Genellikle lenf kanalları aracılığıyla mide çevresindeki lenf bezlerine ve karın boşluğuna yayılabilirler.

Mide kanseri gelişme riskini arttıran faktörler şu şekildedir:

  • Helikobakter pilori enfeksiyonu
  • Uzun süreli mide enflamasyonu (atrofik gastrit)
  • Sigara
  • Aile öyküsü
  • Kötü beslenme (özellikle aşırı tuzlu gıdalar), fiziksel aktivite yetersizliği veya obezite Mide kanserinin erken dönemlerinde genellikle bir belirti oluşmaz ve tesadüfen yakalanır. Kanser büyüdükçe aşağıdaki bulgulara neden olur.
  • Karnın üst kısmında ağrı ya da rahatsızlık hissi
  • Yutma güçlüğü
  • Bulantı kusma
  • Kilo kaybı
  • Yemek yedikten sonra erken doyma hissi ya da şişkinlik
  • Kanlı kusma ya da dışkı da kan görülmesi

Bu bulguların varlığında özellikle de ileri yaşlarda endoskopik inceleme yapılması esastır.

TEDAVİ

Mide kanserinin günümüzdeki ana tedavisi cerrahidir. Hastalığın evresine, hastanın durumuna göre bu tedaviye kemoterapi ve/veya radyoterapi eklenebilir. Kanserin yerleştiği yere göre cerrahinin şekli değişebilmektedir. Cerrahi tedavide midenin bir kısmı ya da tamamı çevresindeki lenf bezleriyle beraber çıkartılır. Lenf bezlerinin uygun ve yeterli çıkartılması bu cerrahinin en önemli kısmını oluşturur.

Detay...

NORMAL GEBELİK

Hamilelik kadınların en önemli dönemlerinden biridir. Gebelik bir hastalık değildir. Herhangi bir tıbbi problem yoksa doğal bir süreçtir. Anne adayı gebe kalmadan önce jinekolojik muayene olmalı, PAP smear testi yaptırmalı, gebelik öncesi bakılması gereken rutin kan testleri için hekimine başvurmalıdır. Testlerde problem yoksa gebelik düşünülmeli ve folik asit başlanmalıdır.

Anne adayı gebeliğe başlamadan önce uygun kiloda olursa gebelik boyunca kilo kontrolü daha iyi olur. Aşırı kilolu olan anne adaylarının gebe kalmadan önce kilo vermesi önerilir. Gebelikte ilk muayene kanama ya da başka acil bir şikayet yok ise, 6-8. haftalar arasında yapılmalı, gebeliğin normal bir gebelik olup olmadığı teyid edilmelidir. Hamilelikten önce testler yapılmadı ise rutin kan testleri ve smear bu vizitte yapılmalıdır. Çoğu zaman dengeli beslenebilen bir gebede ekstra vitamin takviyesine bu dönemde ihtiyaç yoktur. Gebenin beslenme problemi ve bulantı kusması varsa uygun tedavi ve destekle gerilemesi sağlanır. Böyle bir durum yoksa bu dönemde sadece folik asit alması yeterlidir.

İkinci muayene 11-14. haftalar arası yapılmalıdır. Bebeğin anatomik yapısının değerlendirilmesi ve ense kalınlığı ölçülerek, anneden alınan bir miktar kanla yapılan ikili tarama testinin uygulanması gereklidir. 15-20. haftalar arasında bebeğin ultrasonografik değerlendirmesini takiben ikili tarama yapılmadı ise, üçlü ya da dörtlü tarama testlerinin herhangi biri uygulanabilir. Tercihen üçlü taramaya nazaran dörtlü taramanın yapılması önerilir. Tarama testlerinin tanı koydurucu özelliği yoktur. Gebenin risk grubunda olup olmadığını işaret eder. Risk grubunda çıkan gebelere kromozom tayini için ileri kan testleri (Harmony ) veya Amniyosentez önerilir.

20-24. haftalar arasında rutin muayeneyi takiben kanda bazı rutinler tekrarlanır, idrar testi alınır. 24. Hafta civarında şeker yükleme testi ve 2. düzey ultrasonografi uygulanır. 32. Haftaya kadar normal giden bir gebelikte, ayda bir tekrarlanan muayeneler 32. hafta itibarı ile sıklaştırılır. 36. hafta civarında NST (nonstress test ) yapılır. Bu test anneye ya da bebeğe zarar vermeyen, bebeğin kalp atışlarının normal olup olmadığını ve annenin doğum sancısı olup olmadığını gösteren, tansiyon almak kadar zararsız ama çok önemli bir testtir.

Her şeyin yolunda gittiği bir gebelikte süreç 40 haftada tamamlanır. 37-38. haftadan sonra doğumun olması doğaldır. 37 haftadan önce oluşan doğumlar erken doğumdur. 40 haftasına ulaşmış normal doğum bekleyen gebeler, normal doğum şartlarına uygun iseler bebeğin durumu beklenebilecek durumda ise 42. hafta beklenebilmektedir. Bu süreç çok tercih edilmese de riskler iyi değerlendirilerek doğumun kendiliğinden başlaması için zaman tanınabilmektedir.

Daha önceden sezaryen olmuş gebelerde 38 hafta bittikten sonra doğum olmasında sakınca yoktur. Ancak adet tarihi ve gebelik süresince bebeğin büyümesi birbiri ile uyumlu ise 39. Hafta itibari ile planlı olarak sezaryene alınabilirler. Bu tür gebelerde 40 haftanın beklenmesi doğru değildir. Sancıların başlayıp rahimde yırtılmaya neden olabileceği ihtimalinden dolayı planlı olarak doğurtulmaları daha doğrudur.

Detay...

ARTROSKOPİ

Artroskopi, aslında artroskopik cerrahinin kısa adıdır. Bu işlem, artroskop denen cerrahi aleti eklem boşluğuna, ekleme yapılan bir santimetreden küçük cerrahi kesilerden sokarak, bu alet ile alınan görüntüleri bir ekranda izleyerek tanı ve tedavi amacıyla yapılan cerrahi işlemdir. Bu cerrahi sırasında diğer kesilerden özel cerrahi aletler ekleme sokularak farklı cerrahi işlemler yapılır. Tüm bu uygulamalar sırasında eklem boşluğu ekleme sokulan ince borulardan serum fizyolojik sıvısıyla sürekli olarak yıkanmaktadır.

Eklem hastalıklarının cerrahi tedavisi nedeniyle klasik ameliyatlarda, beş –on santimetre boyutlarında kesilerden ekleme girilir. Eklem açıldığı zaman cerrahi yaranın tekrar iyileşmesi, eklemin ameliyat öncesi kendi dengesine dönmesi zaman alır. Ekleme yapılan cerrahi kesiler ameliyat sonrası önemde; eklemin ameliyattan önceki dönemdeki hareket açıklığına dönmesi hareketlerindeki akışkanlığı tekrara kazanması zorunlu olabilir.

Artroskopik cerrahide bu sorunlar daha az ihtimalle olur ve olursa da daha az şiddettedirler. Eklemdeki cerrahi yaralar daha çabuk iyileşirler. Cerrahi sonrası oluşabilecek enfeksiyon komplikasyonu daha az oranda olur. Tedavi sonrası dönem daha kısa süreceğinden dolayı iş gücü kaybı daha azdır. Hastanede kalış süresi daha kısadır bu durum maliyeti azaltır. Hastalar artroskopik cerrahi ile ameliyat olduklarında daha çabuk sürede mobilize olurlar, ameliyatlı uzuvlarını daha kısa sürede kullanmaya başlar, fonksiyonlarına erken kavuşurlar.

Artroskopik cerrahi ile uğraşan hekimler, daha çok dejeneratif ve travmatik eklem hastalıkları, spor yaralanmaları ile uğraşırlar. Bu gurup hastalıkların bir kısmı artroskopik cerrahi ile tedavi edilebilir. Diz eklemi, omuz, kalça, ayak bileği, el bileği eklemleri hastalıkları artroskopik cerrahi ile tedavi edilen eklemlerdir. Bu hastalıkların temel olanları; menüsküs yaralanmaları, ligament yaralanmaları, erken dönem az şiddette olan dejeneratif eklem hastalıkları, eklemlerde serbest dolaşan cisimcikler, eklem kıkırdağının hastalıkları, ligament yaralanmaları, eklem zarının iltihabi hastalıklarıdır.

Bu eklemlerinde yukarda bahsedilen hastalıkları olan hastalar; organize çalışma düzenleri olan kurumlara başvurduklarında artroskopik cerrahi ile uğraşan hekimlere yönlendirilirler veya konsülde edilirler. Aynı şekilde eklem hastalıkları artroskopik cerrahi ile tedavi edilemeyecek hastalar kapsamlı açık cerrahi uygulayan eklem düzeltici cerrahi yapan hekimlere ve ileri dejeneratif eklem hastalığı olanlar ise eklem protezi yapan cerrahlara konsülde edilirler.

Hastalara düşen bu artroskopik cerrahi ile tedavi edilebilecek hastalıklarda güncel bilgi sahibi olmak ve bu konuda deneyimli bilgili tecrübe sahibi hekimleri bünyesinde barındıran sağlık kuruluşlarına kendilerini emanet etmeleridir.

Detay...

BAŞ BOYUN KANSERLERİ

Baş boyun kanserleri erken teşhis ile tedavi edilebilirler. Baş boyun kanseri erken belirti verebilir. Erken teşhisin önemini unutmamalı ve doktora gitmeyi ihmal etmemelisiniz.

Sigara ve tütün baş boyun kanserlerine bağlı ölümlerin en büyük etkenidir. Baş ve boyun kanserlerinin % 30’unun sigara kullanımı ve alkol gibi spesifik faktörlere uzun süre maruz kalmayla yakın ilişkisi olduğu yapılan araştırmalarla ortaya çıkmıştır. Ağız ve boyun kanseri sigara ve içki kullanmayan yetişkinlerde neredeyse hiç görülmez.

Belirtileri nelerdir?

Boyunda şişlik: Bu kanser tipi genellikle vücutta herhangi bir yere dağılmadan önce boyundaki lenf düğümlerine yayılır. Boyunda 2 haftadan uzun sürede geçmeyen şişlikleri ciddiye alarak en kısa zamanda hekime muayene olmalısınız Her şişlik kanser belirtisi olmamasına rağmen ağız, gırtlak, guatr kanseri, bazı lenf ve kan kanserinin ilk belirtisi olabilir. Bu yapıdaki şişlikler genellikle ağrısız olur ve gittikçe büyüme eğilimindedir.

Ses değişimi: Pek çok gırtlak kanserinin ses değişimine neden olduğu unutulmamalıdır. 2 haftadan uzun süren ses kısıklığı ya da ses değişimleri yaşıyorsanız bir KBB uzmanına gitmeniz sizin için yararlı olabilir. Hekiminiz ses tellerinizi kolay ve ağrısız yöntemlerle muayene edebilir.

Dudakta büyüme: Dil ve dudak kanserlerinin pek çoğu geçmeyen yara ve şişliğe neden olurken bu bölgede iltihap oluşmadıkça ağrı hissedilmez. Hastalığın ileri dönemlerinde ise kanama görülebilir. Yara ya da şişliğin yanı sıra boyunda da bir kitle varsa bu durumu önemseyerek en kısa zamanda bir uzmana gitmeniz sağlığınız açısından önemlidir. Diş doktorunuz ya da doktorunuz biyopsi (doku örnekleme testi) gerekip gerekmediğini değerlendirerek sizi bir baş boyun cerrahına sevk edebilir.

Kanama: Ağız, burun, boğaz ve akciğer tümörleri kanamaya neden olabilir. Birkaç günden fazla bir süre tükürük veya balgamda kanama görülürse doktora görünmeyi ihmal etmemelisiniz.

Yutma problemi: Boğaz ve yemek borusu kanserleri katı gıdalar ile bazen de sıvıların yutulmasını zorlaştırır. Gıda belli bir noktada batma hissi uyandırıp ya mideye gider ya da ağızdan geri gelir. Bu durumda bir doktora başvurmalısınız.

Cilt değişimleri: Baş boyun kanserleri arasında en sık karşılaşılan türdür. Bazı türlerinde renk değişimi görülürken; alın, yüz, kulak gibi cildin güneşe maruz kaldığı yerlerin yanı sıra cildin herhangi bir yerinde de görülebilir. Genellikle küçük, soluk bir yara şeklinde başlar, yavaş yavaş büyür, ortasında gamze şeklinde bir çukur oluşur. Dudakta, yüzde, kulakta iyileşmeyen bir yara varsa hemen doktora başvurun.

Devam eden kulak ağrıları: Yutkunma esnasında kulak ve etrafında oluşan ağrılar, yutkunma güçlüğü, ses kısıklığı ya da boyunda bir şişlik ile beraberse ihmal edilmemelidir. Bu, boğazda büyüyen tümöre ya da enfeksiyona bağlı olabilir. Bir KBB uzmanının bu şikayetleri en kısa zamanda değerlendirmesi yararlı olacaktır. Yukarıda yazılan belirtiler ve bulgular kanser olmayan durumlarda da mevcut olabilir.

Detay...

BEL AĞRILARI

Bel ağrısı en sık karşılaşılan ağrı nedenlerinin başında gelmektedir ve belimizdeki çeşitli anatomik yapılardan kaynaklanan farklı nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Bel bölgesi omurganın alt bölümünü kapsar ve 5 adet omur, omurlar arasında disk adı verilen yapılar, kaslar ve yumuşak dokulardan (ligaman, kapsül) oluşmaktadır.

Bel ağrısı iş gücü ve maddi kayba yol açan önemli bir sağlık sorunudur. Dünya nüfusunun %70-80’i yaşamlarının herhangi bir döneminde bel ağrısı geçirirler. Bel ağrısı endüstriyi ve toplumu etkileyen maliyeti en yüksek sağlık sorunlarından biri olarak kabul edilmektedir. Bel ağrısı için tanımlanan birçok risk faktörü mesleksel ve psikolojik özellikler içerir. Çalışanın fiziksel gücü üzerinde veya uygunsuz bir pozisyonda çaba gerektiren fiziksel aktiviteler örneğin ağırlık kaldırma gibi, bel ağrısının önemli bir nedenidir. Birçok psişik rahatsızlıklar da bel ağrısı nedeni olabilir.

Bel Bölgesinin Yapısal Özellikleri

Bel omurgasının en önemli görevi vücut yükünü taşımaktır. Bu görevin yerine getirilmesi için sağlıklı omurlar ve disklerin yanı sıra güçlü kaslara da ihtiyaç vardır. Başta bel, karın, kalça olmak üzere bel çevresindeki tüm kasların güçlü olması bu bölgeye daha az yük binmesine ve daha az zorlanmaya yol açacaktır.

Bel bölgesi düz olmayıp arkaya bakan bir açıklığı bulunmaktadır. Bu oyuk, omurganın en çok çalışan bölümüdür. Çünkü en fazla yükü taşır ve en fazla hareketi yapar. Diskler, omurları birbirinden ayıran ve üzerine binen yükü emen yumuşak kıvamlı yastıkçıklardır. Her birinin çekirdek bölümü jel kıvamında olup, daha kalın liflerden oluşan bir dış halka ile sarılmıştır. Diskin çekirdeğinin içindeki sıvı, diskler üzerinde öne ve arkaya kaymasını, bu şekilde bel omurgasının eğilmesini ve hareket etmesini sağlar.

Bel ağrısı şikayeti olan hastaların çok büyük bir kısmında yukarda belirtilen yapılardan hangisi ya da hangilerinin ağrının nedeni olduğunu söylemek mümkün değildir. Çok az sayıda hastada disklerin yırtılması ile ortadaki çekirdeğin dışarı doğru fıtıklaşıp bası yapması (bel fıtığı) ya da omurlar arası eklemlerin kireçlenmesi sonucu sinirlerin ya da omurganın sıkışmasının bel ağrısına yol açtığı söylenebilir.

Bel Ağrısının Nedenleri Nelerdir?

Bel ağrılı olguların %90’ının nedeni mekaniktir. Bel ağrısı kaslar, bağlar gibi yumuşak dokuların zorlanması gibi basit ve geçici sebeplere bağlı olabileceği gibi, omurlar ve disklerin hastalıkları gibi daha önemli ve tedavi gerektiren nedenlerden de kaynaklanabilir.

Kötü duruş ve egzersiz eksikliği: Uzun süre aynı pozisyonda durmak beli zorlar ve zedelenmeye yatkın hale getirir.

Belin incinmesi, kas spazmı: Eğilmek, ağır bir yük kaldırmak, atlamak vs gibi aktivitelerde bel kaslarının veya destek dokuların aşırı gerilmesi veya kopması ile ortaya çıkar.

Bel fıtığı: Anormal yüklenme veya hareket sonucu her iki bel omuru arasındaki diskin yumuşak yapıda olan orta kısmının baskı sonucu şişip, sinir uçlarına baskı yapması sonucu ortaya çıkar. Şiddetli ağrıya ve hareket edememeye neden olmaktadır. Ağrı, bacağın ön kısmına veya tüm bacağa yayılarak siyatik şikayetine sebep olur. Özellikle öne doğru eğilme, ağrıyı arttırır. Genellikle yatak istirahati yeterlidir ancak sinir basısı uzun süre devam ederse bacakta duyu kaybı, his kusuru, reflekslerde azalma ve idrar şikayetleri ortaya çıkabilir.

Kireçlenme (Osteoartrit): Yaşlanmanın bir parçası olarak kaçınılmaz bir olaydır. Osteoartrit omurları, diskleri ve diğer yapıları değişik derecelerde etkileyerek omurilik kanalında daralmalar ve omurga yapılarında ağrı oluşturan irrite edici çıkıntılar oluşturabilir. Uzun yol yürümede bacaklarda ağrı, uyuşukluk şeklinde ortaya çıkar.

Gerilim ve günlük yaşantımızdaki stresler: Bunlar bel ağrısında önemli rol oynamaktadırlar. Ekonomik endişeler, aile baskısı ve yorgunluk belimizde spazmlara yol açan olaylara sebep olabilmektedir. Yaşantımızdaki stres faktörlerini kabul etmek, anlamak ve onları çözebilir hale getirmekle bel ağrıları ile daha iyi başa çıkılabilir ve sağlıklı bir bele sahip olabiliriz.

Omurlarda kayma (spondiloliztezis) yada şekil bozuklukları:Omurların birbiri üzerinden kayarak normal yapılarının bozulup, omurilik ve sinirlerin baskı altında kalması sonucu da bel ağrısı ortaya çıkabilir. Bu tür rahatsızlığı olanlarda hareketle, yürüme ile ağrı ve şiddeti artar. Ayrıca omurlardaki eğriliklerde de (skolyoz, kifoz vs) bel ağrısı sebebi olabilir.

Bel ağrılarının %90’ında ağrının gerçek sebebi saptanamamaktadır. Çok sık görülen ve sadece bel ağrısı olarak isimlendirebileceğimiz bu tür ağrılar hemen daima 4-8 hafta içinde kendiliğinden geriler. Bel ağrılarının çok küçük bir kısmı romatizmal hastalıklara, bazı enfeksiyon hastalıklarına, karın içindeki organların hastalıklarına ya da tümörlere bağlı olabilir. İleri tetkik ve tedavi gerektiren bel ağrısı nedenleri:

  • Ağrının şiddeti uzuyor ve şiddeti artıyorsa,
  • Bel ağrısına eşlik eden ve kısa zamanda gerilemeyen hatta artan sinir basısı bulguları varsa (Örn. Bacakta uyuşma, his kusuru, kas güçsüzlüğü, idrar kaçırma gibi.),
  • Ağrı günlük işleri yapmayı engelliyorsa,
  • Ağrı özellikle geceleri oluyorsa ya da sabah bel hareketlerinde tutukluk ile birlikte olan ağrı hareketle rahatlıyorsa,
  • Eşlik eden ateş, kilo kaybı, bel bölgesinde basmakla belirgin hassasiyet varsa,

Bel ağrısında tanının yeri çok önemlidir. İyi bir sorgulama, hastanın muayene edilmesi, gerekirse laboratuvar ve radyolojik tetkikler yapılmalıdır. Günümüzde bel bölgesini ayrıntılı olarak görüntüleyebilen bilgisayarlı tomografi (BT) ya da manyetik rezonans (MR) gibi inceleme yöntemleri bulunmasına karşın, bel ağrısı olan hastaların büyük çoğunluğunda erken dönemde bu tetkikleri istemenin bir yararı olmamakta, hatta yanıltıcı sonuçlar alınmaktadır.

Bel Ağrısı Tedavi Edilebilir mi?

Bel ağrısının nedeni ne olursa olsun bu ağrıyı hafifletmek ya da önlemek mümkündür. Bel ağrısı olan hastaların %50’den fazlası 1 haftada, %90’dan fazlası 8 haftada iyileşmektedir. Sadece %7- 10 kadarının şikayetleri 6 aydan daha uzun sürmektedir. Bel ağrısına yol açan nedenler belirlendikten sonra nedene yönelik girişimler dışında günlük yaşamda belin nasıl kullanılacağının öğrenilmesi tedavinin ve ileriye yönelik korumanın en önemli kısmını oluşturur. Ağrının şiddetli olduğu dönemlerde ağrı kesici ve kas gevşetici ilaçlar yarar sağlayabilirler. Zannedilenin aksine ağrı nedeni ile hareket kısıtlamak ve uzun süre istirahat etmek ağrının uzamasına neden olabilmektedir.

Bu nedenle 3 günü aşan istirahat önerilmemekte ve hastaların bir an önce aktif yaşama dönmeleri tercih edilmektedir. Bel ağrılarının çok sık tekrarlayabildiği göz önüne alındığında asıl tedaviyi belin doğru kullanılmasının öğrenilmesi ve düzenli egzersiz yapılması oluşturmaktadır. Ailevi ve mesleki mutsuzluğun, çok sık görülen bir bel ağrısı nedeni olduğu ve özellikle ağrının sürekliliğine yol açtığı da unutulmamalıdır.

Belin Doğru Kullanılması ve Güçlendirilmesi:Günlük yaşantıda uyuma, ayakta durma, oturma, eğilme gibi çok tekrarlanan hareketlerin doğru yapılması ve bunların alışkanlık haline getirilmesi bel bölgesini etkileyen zorlamaları büyük oranda azaltacaktır.

Kötü pozisyonda durmak bel oyuğunun normal açısını bozarak ağrıya yol açabilir. Öne eğilmek disklerin dış halkasına fazla basınç yaparken, geriye doğru beli esnetmek omurganın arkasında bulunan küçük eklemlerde yangıya ve ağrıya neden olur. Bu durum bel kaslarında “spazm” olarak adlandırılan aşırı gerginliğe yol açarak ağrının daha da artması ile sonuçlanır.

Bel çevresi kaslarının güçlendirilmesi ve bu kaslara esneklik kazandırılması bel oyuğunun normal açısının korunmasını, omurlar ve diskler üzerine binen vücut yükünün kaslara aktarılmasını sağlar.

Bel Ağrısının Önlenmesi

  • 1- Sırt kaslarının güçlü ve esnek olmasını sağlamak için düzenli egzersiz yapılması,
  • 2- Ağırlık kaldırırken doğru teknik uygulanması (bütün cisimleri vücuda yakın tutarak kaldırmak, bükülmekten, ileriye doğru eğilmekten ya da cismi kaldırırken uzanmaktan kaçınılması),
  • 3- Uygun vücut ağırlığının korunması ve sigara içilmemesi,
  • 4- Ayakta dururken veya otururken uygun pozisyonda olmaya özen gösterilmesi.

Detay...

SKOLYOZ

Skolyoz, genellikle çocukluk ve ergenlik çağlarında beliren, göğüs ve/veya bel bölgelerinde olan omurganın yana doğru eğriliğidir.

Skolyoz en sık 3 tipte karşımıza çıkar:

  • - İdiyopatik skolyoz (nedeni bilinmeyen): Daha önce düzgün olan bir omurgada, bilinmeyen bir nedenle ortaya çıkan eğriliktir. Skolyoz tipleri arasında en sık karşılaşılan tiptir.
  • - Konjenital skolyoz (doğuştan): Bu durum genellikle omurganın gelişimi esnasındaki birtakım kusurlara bağlı olarak gelişir. (birbirine kaynamış omur veya kaburgalar vs.)
  • - Nöromusküler skolyoz: Polio (çocuk felci), beyin felci ve kas erimesi gibi hastalıklara bağlı olarak kasların felci sonucunda karşımıza çıkmaktadır.

İdiyopatik skolyoz en sık görülen formdur. Muayene sırasında, bir omuzun diğerinden daha yukarıda olduğunun fark edilmesi, sırt veya belde saptanan çıkıntı ve asimetri durumunda skolyoz olabileceği düşünülebilir. İdiopatik yapısal skolyoz, büyüme döneminin herhangi bir evresinde görülebilir.

Skolyozda önemli olan eğriliğin varlığı ve bu eğriliğin ilerleme gösterip göstermediğidir. Çocuklarda özellikle ergenlik dönemi başlarında genel vücut büyümesi ile orantılı olarak var olan bir eğrilik ilerleme gösterir. Burada skolyozun artıp artmayacağını belirleyecek olan yaş değil, çocuğun ergenliğe girme zamanıdır. Skolyozda bel ve sırt ağrısı sık karşılaşılan bir bulgu değildir. Eğriliğe ağrının da eşlik ettiği durumlarda omurganın ve içinden geçen omuriliğin iltihabi hastalıkları ve tümörleri akla gelmelidir. Hatta bazı durumlarda bahsedilen hastalıkların tek bulgusu ağrılı skolyoz olabilir.

Tedavi, eğriliğin miktarına ve kemik büyümesinin hangi aşamada olduğuna göre belirlenir. Bazı kişilerde eğrilik ilerlemeyebileceği gibi, bazılarında eğrilik ilerler ve hastanın kalp ve akciğer fonksiyonlarını ve genel sağlığını tehdit eder. Skolyoz için cerrahi veya cerrahi olmayan tedavi yöntemlerine başlamadan önce eğriliğin ilerlediğini veya ilerleme eğilimi içinde olduğunu gösteren radyolojik veya biyolojik kanıtların elimizde bulunması gerekir. Tedavi planı yapılırken ayrıca hastanın yaşı, cinsiyeti, cinsel gelişimi de önemlidir.

Skolyoz tedavisinin amacı; şekil bozukluğunu düzeltmek ve düzelmenin kalıcı olmasını sağlamaktır. Birçok skolyozun (30 dereceden az olanlar) tedavisine gerek yoktur. Tedavi alternatifleri arasında; egzersiz, korse kullanımı, ameliyat veya bu tedavilerin bir kombinasyonu düşünülebilir. Takip, erken başladığı ölçüde başarılı olur.

40 derece veya üzerindeki skolyozlarda, eğrilik kemik büyümesi durduktan sonra da artmaya devam edebileceği için, genelde ameliyat ile düzeltme gerekir. Hastalığın seyri ve tedavinin nasıl bir sonuç vereceği, eğriliğin yerine ve miktarına bağlıdır. Eğrilik ne kadar fazla ise, büyüme durduktan sonra eğriliğin artma şansı da o kadar çoktur. Tedavi edilmeyen aşırı skolyozlar, azalan akciğer kapasitesine bağlı olarak kalp ve akciğer problemlerine, sırt ağrılarına, fiziksel bozukluklara, omurganın dejeneratif artrinitine neden olabilirler. Eğriliğin kendisinin veya uygulanan tedavi yöntemlerinin, duygusal problemlere veya kendine güvenin azalmasına neden olabileceği unutulmamalıdır.

Detay...

OBEZİTE CERRAHİSİ

Obezite tüm Dünya’da özellikle bazı gelişmiş ülkelerde ciddi bir sorun haline gelmiştir.Bugün ABD’de 15 yaş üstü nüfusun bayanlarda yaklaşık % 45’i erkeklerde ise % 35’inin vücut kitle indeksi obestir. Ülkemiz içinde durum hiç iç açıcı değildir. Kadınlarımız da obes oranı % 35, erkeklerimizde ise % 10 civarındadır. Çocukluk çağı obesite oranının artışı daha önemli bir sorunu göstermektedir. Yapılan çalışmalar obes genç erişkinlerin normal kilolu genç erişkinlerden % 20 oranında daha kısa bir yaşam süresine sahip olduğunu göstermektedir. Obezite şeker hastalığı, kalp hastalığı, yüksek tansiyon, uyku apnesi, ciddi eklem rahatsızlıkları ve psikolojik sorunlara neden olabilmektedir. Bunun yanı sıra obez kişilerde meme, kalın barsak ve rahim kanseri sıklığı daha fazladır. Obesite tanımlamasında en yaygın kullanılan yöntem Vücut Kitle İndeks’inin(VKİ) hesaplanmasıdır. VKİ şu şekilde hesaplanır;

VKİ : Kg cinsinden ağırlık / Boy(m) x Boy(m)

  • Obesite cerrahisi için aday mıyım?

VKİ 30’un üzerindeyse kişi obes olarak tanımlanır. Kırk ve üzerindeyse kişi morbid obes (ölümcül şişmanlık) grubuna girer. Bu kilolara ulaşan kişiler de kilo vermede en başarılı yöntemler cerrahi yöntemlerdir. 1991 yılında Amerika Sağlık Enstitüsünün bu ameliyatları önerdiği kişiler şöyledir;

  • VKİ’i 40’ın üzerinde veya 35’in üzerinde olupta ciddi yandaş sorunları (şeker hastalığı, hipertansiyon, uyku apnesi, eklem sorunları gibi) olan hastalar.
  • Bu kişilerin öncelikle cerrahi dışı yöntemleri deneyip başarısız olmaları.
  • Cerrahi ve genel anestezi için bir engellerinin olmamalıdır.
  • Kişi bu konuda istekli olmalı ve tam olarak bilgilendirilmelidir.
  • Bu ameliyatlar etkili midir?
    • ... Evet, etkilidir.
    • Kalıcı kilo vermenin en başarılı yoludur.
    • Yandaş hastalıklar %90’a varan oranlarda düzelmektedir.
    • Aynı zamanda yaşam kalitesinde ve kendine güven ve kendini beğenme gibi duygularda da belirgin yükselme olmaktadır.
 
  • Bilinmesi gereken noktalar
    • Cerrahi tek başına kilo kaybına neden olmaz. Kişinin bu işe aktif katılımı (yeme alışkanlığında değişiklik, egzersiz, takiplere katılım) kilo kaybını kolaylaştıracaktır.
    • Ameliyattan uzun süre sonra bile bazı komplikasyonların ve sorunların olabileceği unutulmamalıdır.
      • Band hastalarında band kayması, erozyon gibi sorunlar
      • Beslenme ile ilgili bazı sorunlar
      • Vücut konturunda bozukluklar

Bu sorunlar band çıkarılması, vitamin, minerallerin kullanılması, estetik girşimler ve psikolojik desteklerle çözülebilmektedir.

    • Diğer bir çok ameliyatta olduğu gibi bu ameliyatlara bağlı ölüm oranı sıfır değildir. Ancak bu oran hiç bir zaman %1’i aşmamaktadır. Karşılaştırma yapılabilmesi amacıyla diğer bazı ameliyatlardaki ölüm oranları şu şekildedir;
      • Safra kesesi ameliyatları sonrası %0.1-0.5
      • By pass sonrası %2
  • Bu ameliyatlar nasıl etkili olur?

Bu ameliyatlar mide-barsak sisteminin çalışmasına etki ederler. Kişinin aldığı besin miktarını kısıtlarlar ve/veya yiyeceklerin emilimini azaltırlar. Temel olarak iki ana tipi vardır.

    • Tam olarak kısıtlayıcı sistemler :

Mide hacmini düşürürler. En bilinen iki tipi;

      • Ayarlanabilir mide bandı(mide kelepçesi)
      • Sleeve gastrektomi(tüp mide)
 
    • Kısıtlayıcı ve emilimi önleyici girişimler:

Hem mide hacmini düşürüp hem de yiyeceklerin emilimini azaltırlar.

      • Mide bypass’ı
      • Biliopankreatik diversiyon

Her tekniğin avantaj ve dezavantajları vardır. Genellikle karar ameliyatı yapacak ekip ve sizinle birlikte alınacaktır.

  • Hazırlık

Bu aşama önemlidir ve sizin de katılımınızı gerektirir. Ameliyat öncesi hazırlığın önemli bir bölümü karar verme aşamasıdır. Bu karara yetişkinde olsanız ailenizin katılımı son derece önemlidir. Ameliyat öncesi hazırlık bazı kan, röntgen tetkiklerini içerir. Gerekli hastalarda solunum, kalp değerlendirmesi yaptırılabilir. Ameliyat öncesi anestezi değerlendirilmesi yapılacaktır. Bu değerlendirmelerin amacı:

    • Sizin sağlığınızın değerlendirilmesi (şeker hastası, hipertansiyon, kolesterol düzeyleri, kalp sorunları, uyku apne sendromu ve diğer solunumsal sorunların araştırılmasını içerir)
    • Gerekli durumlarda psikiyatrik inceleme
    • Fizik aktivite ve yeme alışkanlıklarınızın araştırılması
    • Gebelik şüphesi

Ameliyat öncesi alışkanlıkların değiştirilmesi ameliyat sonrası başarı için önemli bir göstergedir.

  • Ameliyat ve Yatış

Ameliyat genel anestezi altında açık ya da laparoskopik (kapalı) olarak yapılır. Laparoskopik tekniklerin avantajları daha az ağrı, daha erken hastaneden çıkış, daha erken işe dönüştür. Ancak bazı vakalarda ameliyatın güçlüğü ve hasta güvenliği gibi nedenlerle açık ameliyatlar yapılabilir.

Ameliyat için hastanede yatış süresi 1 ile 10 gündür. Bu süre hastanın genel durumu, bazı komplikasyonlar nedeniyle uzayabilir. Bazen de acil durumlar ya da komplikasyonlar sonucu acil cerrahi girişim gerekebilir.

Tüm ameliyatlarda olduğu gibi bu cerrahi sonrası da ağrı olacaktır. Ameliyat sonrası yeterli ölçüde ağrı kesici verilecektir.

  • Ameliyat Sonrası Yemek

Ameliyat sonrası yemek alışkanlığınız daha öncekinden farklı olacaktır. Genellikle önce sıvı gıdalarla başlanır ve yumuşak gıdalarla devam edilir. Yavaş yavaş normal gıdalara dönülecektir. Hoş olmayan durumlarla karşılaşmamanız (kusma, ağrı gibi) için diyet tavsiyelerine uymanız son derece önemlidir.

  • Diyet ile ilgili temel ilkeler
    • Her öğünü küçük miktarlarda tüketin ve bol çiğneyin.
    • Yemekler esnasında sıvı tüketmeyin (fakat yemek araları yeterli sıvı alın).
    • Yemekleriniz oturarak, sakin ve yavaş yiyin.
    • Yemekleriniz dengeli, vitamin ve mineral açısından zengin ancak kalori açısından düşük gıdalardan seçin.
    • Yeterli protein aldığınızdan emin olun (et, balık, yumurta....).
    • Soğuk, şekerli, soslu ve kızarmış yiyeceklerden uzak durun.

Bu yeni diyet tarzına zamanla alışacaksınız. Bu tarz sizi bazen kısıtlayabilir ancak sosyal yaşamınıza engel olmayacaktır.

  • Ameliyat Sonrası İlk 1-2 Hafta

Bir çok hastada bu dönemde kilo kaybı hızlıdır ancak daha sonra yavaşlar. Maksimum miktarlar genellikle ile 12-18. Aylarda olur. Obesite ile beraber olan yandaş hastalıklarda bu dönemde ortadan kaybolur.

  • Ameliyat önemli bir karardır.

1. Yeni yemek yeme alışkanlıklarınıza katı bir şekilde uyun ve düzenli egzersiz yapın.

2. Düzenli olarak kontrollere gidin. Bu kontrollerde şu amaçlarla yapılır;

  • Kilo kaybının düzenli olarak kontrolü
  • Sağlık durumunun, cerrahi komplikasyonların saptanması ve tedavisi, beslenme ile ilgili parametrelerin takibi
  • Beslenme alışkanlıklarında değişim ve fiziksel aktivitenin kontrolü
  • Psikolojik durumun kontrolü
  • Kozmetik cerrahiye olan ihtiyacın değerlendirilmesi

3. Hastaların önemli bir bölümünde günlük olarak vitamin ve mineral desteği gerekecektir.

  • Ameliyat sonrası hamile kalabilir miyim?
Evet. Bu ameliyatlar sonrası hamilelik mümkündür. Bu durumda düzenli beslenme desteği ve takibi gerekir. Ancak bir önlem olarak kilo sabitleninceye kadar hamilelik için beklenilmesi tavsiye edilir.
  • Sosyal güvenlik kurumu bu ameliyatları karşılıyor mu ?

Kısmen evet. Bu ameliyatların gerekli olduğuna dair bir kurul raporu alınması durumunda SGK ödeme yapmaktadır. Ancak sizden ek ücret talep edilebilir.

  • Belirli ilaçlardan kaçınmalı mıyım ?

Evet. Mide üzerinde yan etkisi olan aspirin, antiinflamatuarlar, kortizon gibi ilaçlardan kaçınılmalıdır.

  • Yeterince kilo veremez isem ne yapmalıyım?

Diyetisyen, psikolog, fiziksel kontrol ve bazen de ikincil cerrahiler gerekebilir.

  • Ameliyat Yöntemleri
    • AYARLANABİLİR MİDE BANDI (MİDE KELEPÇESİ) : Mide girişine içi balon şeklinde şişirilebilir bir silikon band yerleştirilir. Bu bandın uç kısmında port (hazne) denilen bandın şişirilmesini sağlayan bir yapı bulunur. Bu yapı cilt altına yerleştirilir. Bu port yardımıyla band şişirilir ya da indirilir. Bu yöntemin temel özelliği kişinin yemesini kısıtlamasıdır.
      • Beklenen kilo kaybı: Yaklaşık fazla kiloların %40-60’dir.
      • Ortalama ameliyat süresi: 1-2 saattir.
      • Ortalama hastanede kalış süresi: 1-2 gündür.
      • Ameliyata bağlı ölüm riski: %0.1
      • Ana komplikasyonlar: Band kayması, band erozyonu, reflü, port dönmesi ve port yerinde ağrı. Bandın çıkarılması yeni bir cerrahiyi gerektirir.
    • TÜP MİDE (SLEEVE GASTREKTOMİ) :

Midenin uzunlamasına olarak üçte ikisi çıkartılır. Bu yöntem ile midenin giriş ve orta kısmı ince uzun bir tüp şekline getirilir. Hem yemek miktarını kısıtlar hem de yiyeceklerin daha hızlı oniki parmak bağırsağına geçişini sağlar. Bir başka avantajı midenin çıkartılan parçasından salgılandığı bilinen iştah hormone olarakta tanımlanan(ghrelin) düzeyini düşürmesidir.

      • Beklenen kilo kaybı: Yaklaşık fazla kiloların %45-65’i dir.
      • Ortalama ameliyat süresi: 2 saattir.
      • Ortalama hastanede kalış süresi: 3-8 gündür.
      • Ameliyata bağlı ölüm riski: 0.2
      • Ana komplikasyonlar: Ülser, dikişlerde açılma, kalan midede darlık, ameliyat sonrası erken dönemde kanama, bir miktar vitamin-mineral eksikliği, reflü, geride kalan midede genişleme
    • MİDE BY PASS (GASTRİK BY PASS) YÖNTEMİ:

Bu yöntemde midede küçük bir cep yaratılır ve bu bölünen alana ince barsak bağlanır. Böylece hem hastanın yedikleri kısıtlanır hem de midenin diğer kısmı, oniki parmak bağırsağı ve pancreas by pass yiyeceklerin emilimi azaltılır. Geride kalan mide sağlıklı olarak yerinde korunur. Bu yöntem bilinen en başarılı yöntemdir. Ancak çok sayıda barsak dikişi içermesi nedeniyle daha karmaşık ve riskleri biraz daha yüksek bir girişimdir.

      • Beklenen kilo kaybı: Yaklaşık fazla kiloların % 70-75’i dir.
      • Ortalama ameliyat süresi: 2-3 saattir.
      • Ortalama hastanede kalış süresi: 4-8 gündür.
      • Ameliyata bağlı ölüm riski: 0.5
      • Ana komplikasyonlar: Ülser, dikişlerde açılma, kanama, darlık, ince barsak tıkanması, aşırı şekerli yemek sonrası çarpıntı terleme, vitamin-mineral eksikliği8yaşam boyu destek gerekir).

Detay...

ASTIM

Astım, her yaştan bireyi etkileyebilen, doğru tedavi ile kontrol altına alınabilen, kontrol altına alınamadığında ise günlük aktiviteleri ciddi olarak kısıtlayan müzmin bir hastalıktır.

Havayollarının daralması ile kendini gösteren ve ataklar halinde gelen bir hastalıktır. Ataklar dışında hasta normaldir. Astımda hava yollarında mikrobik olmayan bir iltihap vardır. Bu nedenle hava yolu duvarı şiş ve ödemlidir. Bu durum akciğerlerin uyaranlara aşırı duyarlı olmasına neden olur. Toz, duman, koku gibi uyaranlar ile hemen öksürük, nefes darlığı ve göğüste baskı hissi gibi yakınmalar ortaya çıkar. Krizde hava yollarını saran kaslar kasılır, ödem ve şişlik artar, ilerleyen iltihapla birlikte hava yolu duvarı kalınlaşır. Hava yollarındaki salgı bezlerinden kıvamlı bir mukus (ifrazat - balgam) salınır. Tüm bunlar hava yollarını önemli ölçüde daraltır ve havanın akciğerlere girip çıkması engellenir.

ASTIM HASTALIĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR ?

Astımın başlıca belirtileri; nefes darlığı, hırıltılı solunum, kuru vasıfta bir öksürük ve göğüste baskı hissidir. Bu belirtiler elbette sadece astım hastalığında görülmez, ancak bu belirtilerin tekrarlayıcı nitelikte olması, genellikle gece veya sabaha karşı ortaya çıkması, kendiliğinden veya ilaçlarla düzelmesi, mevsimsel farklılıklar göstermesi astıma özgüdür. Belirtmemiz gereken diğer önemli bir nokta ise hastaların ataklar dışında kendilerini iyi hissetmesidir.

Astım belirtilerini ortaya çıkaran etkenlere tetikleyiciler denir. Astım belirtilerini tetikleyen faktörler her hasta için farklı olabilir. Bu nedenle hastalar kendilerini rahatsız eden bu etkenleri iyi bilmeli ve mümkün olduğunca onlardan uzak durmalıdır. Astımda sık görülen tetikleyiciler; üst solunum yolu enfeksiyonları, alerjenler (ev tozu akarları, polenler, mantar sporları, hayvan tüy ve döküntüleri, hamamböceği), sigara, hava kirliliği, ilaçlar, besin maddeleri, reflü, stres ve egzersizdir.

ASTIM HASTALIĞININ TEDAVİSİ NASIL YAPILIR ?

Astım tedavisinin amacı hava yollarındaki mikrobik olmayan iltihaba bağlı daralmanın giderilmesi ve hastanın rahat nefes almasının sağlanmasıdır.

Tedaviden beklentiler:

  • Belirtileri kontrol altına almak ve bunu sürdürmek
  • Egzersiz dahil, normal aktivite düzeyini sürdürmek
  • Akciğer fonksiyonlarını olabildiğince normal düzeyde tutmak
  • Atakları önlemek
  • Astım ilaçlarının istenmeyen etkilerini önlemek

Bu hedeflere ulaşabilmek için;

  • Hasta/hekim işbirliğinin geliştirilmesi
  • Tetikleyici faktörlerin belirlenmesi ve temasın azaltılması
  • Astım kontrolünün değerlendirilmesi ve ilaç tedavisi gereklidir.

Astım ilaçları kontrol edici ilaçlar ve nefes açıcı ilaçlar olmak üzere ikiye ayrılır:

Kontrol edici ilaçlar: Hava yollarındaki mikrobik olmayan iltihabı kontrol altına alırlar. Bu ilaçlar hastayı hemen rahatlatmaz, bu nedenle kısa dönemde etkileri fark edilmez, ancak uzun dönemde yararı görülür.

Bu nedenle bu ilaçların düzenli kullanılması gerekir. Kortizon içeren ilaçlar, uzun etkili beta2 agonistler, lökotrien sistemini etkileyen ilaçlar, teofilin ve antilgE bu gruptaki ilaçlardır.

Nefes açıcı ilaçlar: Kullandığınızda hızla etki ederek havayolundaki kasları gevşeten ve buna bağlı nefes darlığı, hırıltılı solunum, göğüste baskı hissi gibi belirtileri gideren ilaçlardır. Bazıları gerek olduğunda, bazıları düzenli kullanılırlar. Beta agonistler, antikolinerjik ilaçlar ve teofilin bu gruptandır.

Tüm bu astım ilaçları önerilen dozlarda ve sürede kullanıldıklarında güvenli ve yan etkileri az olan tedavilerdir. Önemli bir kısmı solunum yoluyla alınır, bu nedenle başka ilaçlar etkileşim açısından daha az risk oluştururlar.

ASTIM ATAĞI (KRİZİ) NEDİR VE NASIL ANLAŞILIR ?

Astım belirtilerinin ortaya çıkması veya varken daha artması ve bunlara solunum testlerinde bozulmanın eşlik etmesi astım atağıdır. Atakların çok büyük bir kısmı yavaş ilerler ve günler içinde gelişir. Hastaların çok azında ise ani başlangıçlı ataklar ortaya çıkar, hava yollarında ani daralma olabilir.

Özet olarak,

  • Düzenli hekim kontrolüne gidilirse verilen ilaçlar düzenli alınırsa atakları tamamen önlemek mümkündür.
  • Göğüs hastalıkları hekimi tarafından, verildiği dozda inhalasyon yolu ile alınan ilaçlar güvenlidir.
  • Tetikleyici faktörlerden uzaklaşmayan ve düzenli hekim kontrolünde olmayan hastalar ölümcül ataklar geçirebilirler.

Detay...

BADEMCİK, GENİZETİ

Bademcik ve geniz eti olarak isimlendirilen dokular lenfoid hücrelerden oluşmuştur. Lenfosit yapımında rolü vardır. Yeni doğan bebeklerde anneden geçen immünglobulinler nedeniyle küçüktürler. 4 -5 yaşlarda daha sık olmak üzere enfeksiyonlara bağlı olarak büyürler. İleri yaşlarda küçülme eğilimi gösterirler. Geniz etinin büyük olması burundan solunuma engel oluşturur. Ayrıca kulak ve sinüslerin boşalımını bozarak değişik boyutta problemlere yol açarlar. Bu çocuklarda işitme kayıpları, horlama, ağızdan soluma, gece öksürükleri, burun akıntıları gözlenmektedir. Kronik geniz eti iltihapları veya büyümeleri ortodontik bozukluklar, yüz gelişiminde bozukluklar ve konuşma bozukluğuna yol açabilmektedir.

Bademcik ve geniz eti büyümeleri üst solunum yolunu daraltacak boyuta ulaştığında horlama ve apne dediğimiz uykuda nefessiz kalma gibi sorunlara neden olur. Bu durumlarda bir KBB uzmanı ile görüşülmesinde yarar vardır.

Romatizmal ateş olarak bilinen hastalık kalp kapakçıklarında bozukluklara yol açabilmektedir. Romatizmal ateşin en sık rastlanan sebebi streptokokların neden olduğu bademcik enfeksiyonudur.

BADEMCİKLER VE GENİZ ETİ HANGİ DURUMLARDA ALINMALIDIR?

Bademcik ve geniz eti ameliyatları KBB kliniklerinde sık uygulanmaktadır. İlaç tedavisinden fayda görülmediğinde cerrahi olarak bunların çıkarılmasına başvurulmaktadır. Bu ameliyata karar vermek için kullanılan iki kriter vardır.

Kesin Ameliyat Gerektiren Durumlar;

  • Üst solunum yolunun bademcik ve geniz eti büyüklüğüne bağlı tıkanması
  • Bademcik etrafında apse
  • Kötü huylu tümör şüphesi
  • Çene yapısını bozan geniz eti ve bademcik büyümeleri.

Göreceli kriterler; Bunların başında sık tekrar eden bademcik enfeksiyonları gelmektedir. Bademcik ameliyatlarının yüzde 40’ı bu nedenle yapılmaktadır.

  • Son bir yılda 7 defa,
  • Son 2 yılda; yılbaşına 5’er defa,
  • Son üç yılda yılbaşına 3’er defa ya da daha sık ateşli bademcik iltihaplanması geçirilmesi,
  • Difteri ( kuşpalazı) mikrobu taşıyıcıları,
  • Kalp kapakçığı bozukluğu olan kişiler,

Bademcik ve geniz eti iltihaplanmasına bağlı olarak orta kulak iltihabı geçirilmesi gibi durumlar kronik bademcik iltihaplanması olarak adlandırılır. Çözümünde cerrahi tedavi önerilir.

BU AMELİYATLAR HANGİ YAŞTA YAPILIR?

Bademcik hastalıkları çocuk yaş grubu sorunu olarak bilinmekle birlikte erişkin içinde aynı kurallar geçerlidir. Ameliyata engel oluşturacak herhangi bir ciddi sağlık problemi olmayan erişkinlerde de bademcik ameliyatı uygulanmaktadır. Alt yaş sınırı zorunlu haller dışında 4-5 yaş olarak belirlenmiştir. Üst yaş sınırını belirlemek mümkün değildir. Genel olarak ileri yaşlarda bu hastalığın görülme oranı düşüktür ve çoğu zaman basit çözümler tercih edilmektedir.

BADEMCİK AMELİYATI RİSKLİ MİDİR?

Bademcik ameliyatları riski oldukça düşük orandadır. İstatistiklerde 14 bin ameliyattan birinde anesteziye veya cerrahiye bağlı ciddi komplikasyon ortaya çıktığı görülüyor. Ameliyat sonrası ciddi kanama oranı binde 5 gibi düşük orandadır. Bademcik ameliyatından sonra vücudun savunma sistemi ile ilgili birçok bilimsel çalışma yapılmış ancak net bir sonuç elde edilmemiştir. Bademcikleri alınmış insanlarda lenfositlerin bazı tiplerinin sayısında azalma görülmüştür. Ancak bunun klinik olarak soruna yol açtığına rastlanmamıştır. Bademcik ameliyatından sonra daha kolay farenjit olunduğu yolunda bir inanış vardır. Bademciği alınmış ya da alınmamış insanlarda farenjit görülme oranı aynı sıklıktadır. Bademciklerin alınması farenjit olma oranını arttırmamaktadır.

Detay...

BOĞAZ AĞRISI

Boğaz ağrısı en sık rastlanan tıbbi şikayetlerden biridir. Türkiye’de çok fazla kişi bu şikayetle doktora başvurmaktadır.

BOĞAZ AĞRISINA NEDEN OLAN ETKENLERBoğaz ağrısı başta enfeksiyonlar olmak üzere çeşitli hastalıklarda ortaya çıkan bir şikayettir. Enfeksiyonlar ya virüsler (soğuk algınlığı, grip gibi) ya da bakterilerden kaynaklanır. Virüsler ve bakteriler arasındaki en önemli fark, bakterilerin antibiyotiğe cevap vermesine rağmen virüslerin cevap vermemesidir.

Virüsler: Virüslerin en sık sebep olduğu boğaz ağrısı, soğuk algınlığı sırasında görülen burun akıntısı, kaşıntı, hapşırık, vücutta kırgınlık ve ağrı ile birlikte olan boğaz ağrısıdır ve bilinen yüzlerce çeşit virüsün biri hastalığın sebebidir. Vücut virüslere karşı antikor üreterek yaklaşık bir hafta içinde hastalığı yener. Boğaz ağrısı, kızamık, suçiçeği, boğmaca ve kurp gibi başka viral hastalıklara da eşlik edebilir. Boğazdaki aftlar ve ateş kabarcıkları da oldukça ağrılı olabilir.

Enfesiyöz mononükleozis denilen özel bir viral enfeksiyonunun iyileşmesi bir haftadan uzun sürebilir. Virüs lenf sistemi içine yerleşerek bademciklerde, boyunda, koltuk altında ve kasıkta şişlikler oluşturur. Bu hastalık boğazda şiddetli ağrı ile birlikte bazen solunum güçlüğü, karaciğer rahatsızlığı ve buna bağlı sarılığa sebep olabilir. Ayrıca 6 hafta ve daha uzun sürebilen şiddetli yorgunluğa sebep olur.

Bu hastalık buluğ çağı veya genç erişkin dönemindeki kişileri etkiler. Hastalık tükürük ile bulaştığı için öpüşme hastalığı olarak ta isimlendirilmiştir.

Hastalık ayrıca ağız-el, el-ağız yoluyla veya aynı havlu veya çatal bıçak kullanması yolu ile de bulaşabilir.

Bakteriler: Boğaz ağrısı çeşitli tip streptokoklar tarafından da oluşturulabilen bir rahatsızlıktır. Bu hastalık aynı zamanda kalp kapakçıkları ve böbrekleri de etkileyebilir. Streptokoklar ayrıca bademcik enfeksiyonu, zatürre, sinüzit ve kulak hastalıklarına da yol açabilir. Tüm bu ciddi komplikasyonlar nedeni ile streptokokların yol açtığı boğaz ağrısı antibiyotik ile tedavi edilmelidir. Bakteriyel boğaz ağrıları genellikle soğuk algınlığından daha uzun süren hastalık yaparlar. Streptokokların yaptığı hastalık muayene ile tanınamıyorsa boğaz kültürü yapılması gerekebilir.

Son zamanlarda kullanılmaya başlayan ‘’strep testi’’ 24 saatlik kültürde üreme süresine kıyasla 15 dakika içinde streptokok enfeksiyonu varlığını gösterebilir. Bu testlerin pozitifliği doktorun antibiyotik yazmasına sebep olur. Ancak strep testi veya kültür antibiyotiği hak eden pek çok bakterinin gözden kaçmasına sebep olabilir.

Tonsollit boğazın her iki tarafında yer alan bademciklerin iltihabıdır. Yaşamın ilk 2-3 yılında bu dokular enfeksiyonu yakalar ve çocuğun kendi savunma sistemini yaratmasına yardımcı olur. Sağlıklı bademcikler enfekte kalmaz ve tonsillit sebebi ile sık sık boğaz ağrısı geçirme bademcikteki iltihabın tam olarak tedavi edilmediğini gösterir. Son yıllarda yapılan bir çalışma sık sık tonsillit atağı geçirmekte olan çocukların (birkaç yıl boyunca senede 3-4 tonsillit atağı) bademciklerinin cerrahi bir operasyonla çıkartılmasından sonra daha sağlıklı olduklarını göstermiştir.

Burun veya sinüslerdeki enfeksiyonlar da boğaz ağrısına sebep olabilir, çünkü içeride bakteri olan hastalıklı akıntı boğaza doğru gittiği için hastalık buraya taşır.

TAHRİŞSoğuk kış aylarında kuru ısı özellikle sabahları, tekrarlayıcı ve yanıcı bir şekilde bir boğaz ağrısına sebep olur. Bu durum odanın nemlendirilmesi ve sıvı alımının artırılması ile düzelir. Burun tıkanıklığı olan ve sürekli ağzından nefes alan hastalarda da boğaz kuruluğu oluşur. Bu hastalarda burun muayenesi ve tedavisi gerekmektedir.

Sabahları oluşan seyrek bir boğaz ağrısı nedeni de mide asit salgısının ağız ve boğaza geri gelmesi ve buna bağlı tahriş ağrısıdır. Bunun tedavisi ise yatarken başın yatak hizasından biraz daha yüksek olmasına dikkat etmektir. Ayrıca yatmadan 1-2 saat öncesinde bir şey yememeye dikkat etmek gerekir. Böyle bir durumda doktorunuza görünmenizde yarar vardır.

Endüstriyel kirlilik ve kimyasal maddeler boğaz ve burnu tahriş ederler ancak en sık tahriş edici hava kirliliği sebebi sigaradır. Alerjik veya içindeki maddelere duyarlı olan insanları rahatsız eder.

Sesini çok fazla zorlayan bir insanda (örneğin bir spor karşılaşmasında) boğaz ağrısına yakınır ve bu ağrının sebebi ses tellerinin zorlanması ve ses tellerine kötü muameledir. İyi eğitilmiş ve deneyimli spikerler ve şarkıcılar seslerini ve boğazlarını bu şekilde zorlamamasını öğrenirler. Yüksek sesleri boğaz kaslarını zorlamadan derin nefes alıp karın ve göğüs kafesi kullanarak çıkarırlar.

Boğaz, dil ve gırtlak tümörleri de genellikle uzun süre sigara ve alkol içimi ile ilgilidir. Bazen kulağa yayılabilen boğaz ağrısı ve yutkunma zorluğu böyle bir tümörün semptomları olabilir.

Sıklıkla boğaz ağrısı hafif ve kroniktir ve hasta tarafından fark edilmeyebilir. Diğer önemli semptomlar arasında ses kısıklığı, boyunda kitle, açıklanamayan kilo kaybı ve/veya tükürükte kan olması sayılabilir.

Bu hastalıkta tanı kulak burun boğaz üzerinde uzmanlaşmış doktorların şüpheli bölgeleri gösteren özel aynalar ve teleskopik aletlerle yapacağı muayene ile konulabilir.

BOĞAZ AĞRIMI NASIL TEDAVİ EDEBİLİRİM ?Soğuk algınlığının sebebi ile oluşan boğaz ağrısı şu önlemlerle rahatlatılabilir:

  • Aldığınız sıvı miktarını arttırın.
  • Yatak odanızın havası nemli olsun.
  • Tuzlu su ile günde birkaç kez gargara yapın.
  • Asetaminofen gibi hafif ağrı kesiciler kullanın.

NE ZAMAN DOKTORA GİTMELİYİM ?Soğuk algınlığız normalde 5-7 günde geçmesi gerekirken geçmemişse, alerji ve tahriş edici maddeye bağlı değilse tıbbi yardım almalısınız. Aşağıda yer alan semptomlar varsa doktorunuzu görmeniz gerekmektedir.

  • Ciddi ve uzamış boğaz ağrısı
  • Soluk almada ve yutkunmada güçlük
  • Ağzı açmada güçlük
  • Kulak ağrısı, eklem ağrıları
  • Döküntü, ateş
  • Tükürükte kan
  • Sık tekrarlayan boğaz ağrısı
  • Boyunda kitle
  • 2 haftadan uzun süren ses kısıklığı

Detay...

DIŞ KULAK İLTİHABI

Yüzücü Kulağı ve Benzer Sorunlar

NEDENLER

Kulağa su kaçarken, içeriye beraberinde bakteri ve mantarları da taşıyabilir. Genellikle su tekrar çıkar, kulak kurur, böylece bakteri ve mantarlar kulakta bir soruna neden olmazlar. Fakat bazen su dış kulak kanalında kalır. Böylece cilt iyice nemlenir. Bu sayede bakteri ve mantarlar çoğalır, yayılır, dış kulak yolunda enfeksiyona yol açarlar.

SEMPTOMLAR

  • Kulakta dolgunluk hissi
  • Kaşıntı
  • Dış kulak kanalı şişmesi
  • Beyaz –sarı akıntı
  • Şiddetli kulak ağrısı
  • Kıkırdakta dokunmaya karşı aşırı hassasiyet
  • Boyundaki bezelerde büyüme

Bu belirtileri tespit ederseniz doktorunuza başvurunuz.

Korunma: Eğer yüzme, duş veya saç yıkama sonrası kulağınızda su hissederseniz, kulağınıza damla damlatabilmek için o kulağınız yukarı gelecek şekilde başınızı yana yatırın.

Kulak Damlalarını Kullanma: Kulak kurutucu damlayı kulağınızı yukarı ve arka yöne çekerek damlatın, kulak kepçesini ileri geri çekiştirerek damlaların kulak kanalına girmesini sağlayın. Bu işlemden sonra başınızı kaldırıp kulaktaki suyun dışarı akmasını bekleyin.

UYARI

Eğer kulak enfeksiyonunuz varsa, delik veya başka şekilde zedelenmiş kulak zarınız var ise, kulak cerrahisi geçirdiniz ise yüzmeden veya kulak damlası kullanmadan önce bir kulak burun boğaz uzmanına başvurun. Eğer kulak zarınızın daha önce delindiğini, yırtıldığını, parasentez işlemine tabi tutulduğunu veya herhangi bir şekilde zedelendiğini bilmiyorsanız, doktorunuza danışınız.

Şayet problemleriniz sürekli tekrarlar mahiyette ise, Kulak Burun Boğaz doktorunuz size yağlı (vazelinli) kulak tıkaçlarınızı yüzmeden önce kulağınıza takıp kulaklarınızı sudan korumanızı tavsiye edecektir. Kuru bir kulağın iltihaplanması daha zordur. Pamuklu çubukları kullanmaktan kaçının, çünkü bunlar kulak kirini daha derine iterler, ayrıca kulak kanalını tahriş eder ve kanamaya neden olabilirler. Bu tip çubukların kulak kanalında kullanılması birçok ülke tarafından yasaklanmıştır.

Kulakları kaşınan, pullanan, kulak kiri ile tıkalı olan kulaklarda yüzücü kulağı daha kolay gelişmektedir. Bu nedenle bu kişiler kulağa su kaçtığında daha sıkı bir şekilde alkol damlasını tavsiye edildiği şekilde kullanmalıdırlar. Ayrıca her sene yüzme sezonu öncesi kulakları temizletmek de faydalı olabilir.

Kulaklar neden kaşınır?

Kaşınan kulaklar oldukça rahatsızlık vericidir. Bazen nedeni mantarlar veya alerjiler olabilirken, daha çok dış kulak yolu kronik dermatitine (cilt iltihabı) bağlıdır. Bunun bir tipi kepeklenmeye benzer bir durum olan seboreik dermstitdir. Normalde hafif kahverengi olan ve koruyucu özelliği bulunan kulak salgısı kurumuştur, pul pul ve bolcadır. Hastalar bu durumu şiddetlendiren yağlı yiyecekler, şeker ve nişastalar, karbonhidratlar ve çikolatalardan uzak durmalıdır. Doktorlar genelde tedavi olarak kaşıntılı dönemlerde yatmadan önce kortizonlu kulak damlalarını tercih etmektedirler. Hastalığın uzun dönemde kürü mümkün olmasa da kontrolü mümkündür.

Sinekler ve Diğer Böcekler Hakkında

Birçok böcek türü kulağa girebilir. Sinekler kulak kirine takılı kalıp tekrar dışarıya uçamazlar. Daha iri böcekler geri dönemez veya geri geri çıkamazlar. Bunlar çırpınmaya başlayabilirler, bu ağrıya ve urkmaya neden olabilir. Böceklerin ılık suyun enjektörle kulak kanalına verilmesi ile dışarıya atılması mümkündür (Arkasından alkol damlatılarak kurutulması unutulmamalıdır). Daha iri böcekleri çıkartmak için kulağa önce madeni yağ damlatılıp böceğin nefes alması engellenerek ölmesi sağlanır. Bu 5-10 dakika sürer böceğin çıkartılması ise doktor tarafından yapılmalıdır.

Yabancı Cisimler Hakkında

Boncuklar, kalem uçları, silgiler, plastik oyuncak parçaları ve kuru yemişler çocuklar tarafından sıklıkla kulağa sokulan nesnelerdir. Bunların çıkartılması için KBB uzmanının mikroskop altında özel aletler kullanması gerekli olduğunda derhal doktorunuza gitmeniz önerilir. Gecikme halinde bu cisimlerin dış ve orta kulak ile kulak zarına zarar verebileceği unutulmamalıdır.

Detay...

DİYABET (ŞEKER)

Beslenme, şeker hastalığı tedavisinin başarıya ulaşmasında ve hasta bakımında en önemli faktörlerden biridir. Şeker hastalarının beslenmesinde dikkat etmeleri gereken noktalar soru-yanıt şeklinde verilerek hastalarımızın günlük yaşamlarında diyete uyumlarında katkı sağlanmaya çalışılmıştır.

ŞEKER HASTALARI BESLENMELERİNE NİÇİN DİKKAT ETMELİDİRLER ?

  • Hastalar beslenmelerine dikkat etmediğinde insülin veya ağızdan alınan şeker düşürücü ilaçlar, kan şekerini bazen çok düşerek zararlı sonuçlar doğurabildiğinden, bunları önlemek için.
  • Yaşam sürelerini uzatmak için,
  • Kan yağlarının yükselmesini önlemek için,
  • Şeker hastalığı nedeni ile oluşabilecek diğer hastalıkları önlemek için,
  • Yaşam kalitesini arttırmak için dikkat etmelidirler.

Şeker hastalarında beslenme farklılık gösterir mi?

Şeker hastalarının diyeti, diyetin temel ilkeleri aynı olsa bile kişiye özeldir. Çünkü, her hastanın beslenmesini etkileyen temel özellikler (boy uzunluğu, vücut ağırlığı, ideal ağırlık, fiziksel aktivite, sosyo-ekonomik düzey, kan şekeri oranı, verilen ilaç ya da insülin tedavisi gibi) birbirinden farklıdır. Şeker hastası diyeti her hasta için özel olarak bir diyetisyen tarafından hazırlanmalı, şeker hastası sadece kendisi için özel hazırlanan diyeti uygulamalıdır.

ŞEKER HASTALARI İÇİN BESLENME ÖNERİLERİ

  • Eğer şeker hastasının vücut ağırlığı olması gerekenden fazla ise kilo vermelidir. Bunu sağlamak için, uzun süreli ve kalıcı bir şekilde kilo vermesi gerekir.
  • Çok düşük kalorili diyetler, kan şeker düzeyinin aşırı düşmesine neden olarak zararlı olacağından uygulanmamalıdır.
  • Her hafta aynı kıyafetle ve aynı saatte tartılarak vücut ağırlığı kontrol edilmelidir.

ŞEKER HASTALARINDA ÖĞÜNLER NİÇİN ÖNEMLİDİR ?

  • Şeker hastalarında kan şeker düzeyinin normal sınırlarda tutulması için öğün sıklığı ve sayısı önemlidir.
  • Besinlerin 3 ana, 3 ara öğünde tüketilmesi en uygun olanıdır. Böylelikle insülin kullanımı daha dengeli olacak ve insüline olan ihtiyaç azalacaktır.
  • Üç ana öğünde (sabah, öğle, akşam) mutlaka ekmek, et, sebze grubundan besinler tüketilmelidir. Buna ek olarak meyve ve süt grubu da eklenebilir. Özellikle de şeker düşürücü ilaç ya da insülin alan hastalar için ara öğünler bu tedavilerin etkisini karşılayacak enerjinin alınması yönünden önemli olduğundan gereklidir.

ŞEKER HASTALARINDA BESİNLER ZAMANINDA ALINMASI NİÇİN ÖNEMLİDİR ?

  • Şeker hastalarının önerilen besinleri zamanında ve önerilen miktarlarda yemesi gerekir. Böylece şeker hastası, aşırı şeker düşmesi ya da aşırı şeker yükselmesi gibi zararlı durumlardan korunur.
  • Şeker hastalarında enerji oluşumunda kullanılan en önemli besin elemanı karbonhidratlardır. (un, nişastalı besinler, şeker vs.) Bulgur, pirinç gibi tahıllar ile nohut, mercimek benzeri kuru baklagillerde ve sebzelerde bulunan nişasta daha karmaşık yapıda olduğu için sindirimi yavaş ve kana en yavaş geçen karbonhidrat türüdür. Bu olumlu özelliklerinden dolayı, karmaşık yapıdaki karbonhidratların diyetle basit karbonhidratlara göre daha fazla tüketilmesi gerekir.

ŞEKER HASTALARI YAĞLAR

Şeker hastalarının koroner kalp hastalıklarına yakalanma riskleri daha fazla olduğundan tüketilen yağ miktarı ve türü önemlidir.

Yağ alımını azaltmak için içerisinde et bulunan yemeklere pişirirken yağ eklenmemesi, kızartmalar ve kavurmalar yerine ızgara, fırında pişirme ve haşlamaların tercih edilmesi, salatalara yağ eklenmemesi gereklidir. Salatadan alınacak vitamin ve minerallerin vücutta kullanılması için yemeklerden alınan yağ yeterlidir. Yemekleri hazırlarken margarin, tereyağı yerine zeytinyağı ve diğer sıvı yağlar (mısır özü, ay çiçek yağı, soya yağı gibi) tercih edilmelidir. Kırmızı et yerine beyaz et tercih edilmeli, eğer kırmızı et tercih edilecekse yağsız kısımları alınmalıdır.

ŞEKER HASTALARINDA FAZLA KOLESTEROL ZARARLIDIR

  • Kolesterolü yoğun besinler fazla tüketilmemelidir.
  • Kolesterolün yoğun olarak bulunduğu besinler; yumurta, sakatatlar, tereyağı, yağlı peynirler ve kırmızı ettir.
  • Haftada 2 yumurtadan fazlası yenilmemelidir.

ŞEKER HASTALARINDA POSALI YİYECEKLERİN ÖNEMİ

Tüketilen besinler posa yönünden yeterli olmalıdır. Özellikle suda çözülebilir posa olarak adlandırılan meyve, sebze, kuru baklagiller ve yulaf kan şekeri düzeyini daha çok düşürdüğü için tercih edilmelidir. Pirinç yerine bulgur, çorba yerine aynı besine ait meyveler kabuklu tüketilmelidir. Besinler un formundan çok taneli tüketilmelidir.

ŞEKER HASTALARINDA VİTAMİNLERİN ÖNEMİ

  • Şeker hastalarında özellikle E, C ve B grubu vitaminlerin olumlu etkileri vardır.
  • Her gün taze sebze ve meyve, tahıl ve et grubundan tüketilirse yetersizlik oluşmaz.
  • Özellikle her öğünde C vitamin kaynağı besinlerin alınması gereklidir.
  • B grubu vitaminler hap olarak alınması önerilir.
  • E vitamini daha çok yeşil yapraklı bitkiler, yağlı tohumlar ve bunlardan elde edilen yağlar, fındık ve fıstık gibi sert kabuklu meyveler, tahıl taneleri ve kuru baklagillerde bulunur.
  • C vitamin ise yeşil sebzeler, kuşburnu, turunçgiller, çilek ve domateste bulunur.

Detay...

EEG

Elektroensefalografi (EEG), beyin elektrik dalgalarının saptanması için kullanılan bir testtir. Epilepsi hastaları ve nöbet bozukluklarında beynin elektriksel aktivitesinin değerlendirilmesi amacıyla kullanılır.

EEG' de elektrot denilen kablolarla kafa üzerindeki çok sayıda noktadan kayıt alınır. Kalp elektrosuna (EKG) benzetilebilir.

HANGİ HASTALIKLARDA EEG İSTENİR ?

Epilepsi hastalarının tanı ve takibi: Epilepside EEG'nin amacı tanının desteklenmesi, sınıflanması, beyin lezyonunun olup olmadığının araştırılması ve epilepsi hastalarının izlenmesidir.

  • Şuur kaybı, baygınlık gibi durumlarda epilepsi ile ayırıcı tanı yapılması
  • Bebek ve çocuklarda, yaşa uygun beynin elektriksel olgunlaşmasının değerlendirilmesi
  • Beynin iltihabi hastalıkları (ensefalit)
  • Psikiyatrik bazı değerlendirmeler
  • Nadir bazı beyin rahatsızlıklarında EEG istenir. (SSPE, zehirlenmeler...)

EEG NASIL YAPILIR ?

EEG işlemi bu konuda eğitim almış EEG teknisyeni tarafından yapılır. EEG teknisyeni tarafından yapılan işlemde, kafada, saçlı deri üzerinde EEG elektrotlarının yerleştirileceği noktalar belirlenir. Daha sonra genelde 20-25 kadar küçük metal elektrodlar yerleştirilir. Elektrotların parazitsiz kayıt alabilmesi ve çekim süresince sabit kalması için "pasta" adı verilen özel bir madde ile saçlı derinize sabitlenir. Bu madde yıkanınca tamamen temizlenir.

EEG gözleriniz kapalı halde ve rahat bir konumdayken yapılır. Oturarak veya uzanarak çekim yapılabilir. Genellikle aralıklı ışık uyaran ve hızlı nefes alıp verme şeklinde ek aktivasyon yöntemleri rutin olarak kullanılır. Bu aktivasyon yöntemleri, normalde görülmeyen beyin dalgalarının görülebilir hale gelmesini sağlayabilir.

EEG çekiminde uygulanan aktivasyon yöntemleri

Göz açıp kapama: Görsel uyarılarla beynin elektrik aktivitesinde ortaya çıkan normal değişiklikleri görmek için yapılır.

Derin ve hızlı nefes alıp verme (Hiperventilasyon) : Bütün EEG laboratuvarlarında kullanılır. Aç karnına hiperventilasyon yapılırsa farklı bulgular saptanabilir. Bu nedenle hastaların EEG çekimlerinin tok karnına yapılması gerekir. Bu işlem erişkinler ve yapabilecek yaşta olan çocuklara uygulanır.

Işık uyarı (fotik stimülasyon): Saniyede 1-30 kez tekrarlanan flaş uyarısı ile beyin dalgalarındaki değişimler izlenir.

Uyku: Her EEG çekiminde normalde uygulanmaz. Erişkinlerde çekim öncesindeki gece hasta uykusuz bırakılarak çekime gelerek; "uykusuzluğun" anormal dalgaları görünür hale getirmesinden yararlanılır. Tüm gece uyku EEG, gündüz 1-2 saatlik uykuda EEG çekimi yapılabilir. Bebek ve çocuklarda ise uykuda EEG çekimi günlük uygulanan bir yöntemdir.

EEG ÇEKİMİ İÇİN NASIL BİR HAZIRLIK GEREKLİDİR ?

Başınızın temiz olması, saçınızda jöle, sprey gibi maddelerin olmaması Küpe, hızma gibi metal takıların çıkarılması; yoğun krem veya makyajın çekim sırasında silinmesi gerekecektir.Çekim sırasında tok olmanız önemlidir.Üzerinizde rahat bir kıyafet olmasını, sıkan-terleten giysiler giymemenizi öneririz. Hekiminiz tarafından uyku EEG veya uykusuzluk aktivasyonlu çekim istendiyse, bir gece öncesinde uykusuz kalmanız gerekir. Bu konuda teknisyenimizden detaylı bilgi almanız yararlı olacaktır.

Kullandığınız ilaçları normal zamanında almalısınız ancak çekim öncesinde teknisyene veya raporu hazırlayacak hekime mutlaka bilgi veriniz.

EEG ÇEKİM SÜRESİ NE KADARDIR ?

Hekimler tarafından aksi istenmedikçe, erişkinlerde EEG kayıt süresi 20-30 dk’ dır. Uyku EEG ve çocuk EEG'de süreler farklıdır. Çekimden önce elektrodların yerleştirilmesi de 15 dakika kadar sürer. Çekime gelirken 1 saatlik bir süreyi planlamanızı öneririz.

EEG’ NİN BİR ZARARI VAR MIDIR ?

EEG sırasında sadece beyin elektrik dalgalarının kaydı yapılır. Vücuda elektrik verilmez. Herhangi bir ışın almak da söz konusu değildir.

VİDEO EEG NEDİR VE NİÇİN KULLANILIR ?

EEG çekimi sırasında eşzamanlı video kaydı yapılmasıdır. Burada amaç daha çok şüphelenilen bazı hareket veya nöbet benzeri durumların, eşzamanlı EEG değişiklikleriyle karşılaştırılmasıdır.

EEG RAPORU NASIL HAZIRLANIR ?

Teknisyen tarafından yapılan EEG çekimi nöroloji uzmanı tarafından incelenerek detaylı bir rapor hazırlanır. Rapora EEG sayfa örnekleri ve gerektiğinde CD kayıtları da eklenerek hastaya verilir.

Detay...

EMG

EMG (elektromyografi) kasların, sinirlerin ve sinir köklerinin elektriksel özelliklerinin ölçülmesidir.

EMG NİÇİN YAPILIR ?

EMG; tanı koymak, ayırıcı tanı yapmak, yapılacak tedaviye yön vermek için kullanılabilir.

El parmaklarında uyuşma, sızı çok sık rastlanılan bir şikayettir. Bu şikayetle başvurduğunuzda EMG incelemesini doktorunuz neden ister?

  • Teşhis etmek için; bir hastalığın olup olmadığını anlamak için yardımcı olur. ‘Hastanın bu şikayetleri bilek kanalında sinir sıkışması nedeniyle mi var?’ ‘Dirsek düzeyinde mi sıkışma var?’ ‘Boyun fıtığına bağlı olabilir mi?’ sorularına cevap bulmada "teşhis etme ve ayırıcı teşhis yapma" aşamasında yardımcı bir testtir.
  • Var olan bir hastalığın tedavisine karar vermede kullanılabilir. Hastada bilek kanalında sinir sıkışması tespit edilirse, sinirin hangi derecede sıkışmış olduğunu, sinirdeki harabiyetin derecesini belirleyerek tıbbi ya da cerrahi tedaviye karar vermede yön gösterir. Şeker hastalığı, böbrek yetmezliği gibi bazı hastalıklar da bu şikayetlere yol açabileceğinden, bu hastalıkların sinirlere zarar verip vermediği belli aralıklarla ölçülerek hastalığın seyri takip edilebilir.

EMG TETKİKİ İSTENEN BAZI HASTALIKLAR

  • Sinir yaralanmaları (ateşli silah yaralanması, bıçaklanma, enjeksiyon sonrası)
  • Sinir sıkışmaları (el bileği ve dirsekteki sinir sıkışmaları)
  • Bel ve boyun fıtıkları
  • Yüz felci
  • Sinirlerin fonksiyonlarını bozan hastalıkların etkilerini ölçmek (Metabolik hastalıklar, şeker hastalığı, böbrek hastalığı gibi)
  • Kas hastalıklarının teşhisi
  • Kas erimeleriyle giden omurilik hastalıkları
  • Doğum sırasında bebeklerde oluşabilecek sinir yaralanmaları

EMG NASIL YAPILIR ?

EMG tetkiki iki kısımda yapılır:

  • Sinirlerin iletimlerinin ölçümü
  • Kasların incelenmesi.

Hastada düşünülen tanıya göre bunların her ikisi veya yalnızca biri yapılabilir. İncelenecek sinirlere ve hastalıkların durumuna göre15 dakika ile 1 saat arasında sürer.

Sinir iletim ölçümü: Kol, bacak veya diğer vücut kısımlarında tetkiki yapacak doktorunuz tarafından bazı sinirler seçilir. Deri üzerine yerleştirilen bir elektrot aracılığı ile elektrik akımı verilerek uyartılır. Verilen elektrik akımı saniyenin binde birinden daha kısa sürelidir ve zararsızdır. Bu elektrik akımı verildiği yerde hoşa gitmeyen bir his oluşturur, ancak bu his genellikle ağrı şeklinde algılanmaz. Sinirde yayılan aktivite bir diğer elektrot ile kaydedilir. Bu kayıttan yararlanılarak sinirin uyarıyı iletip iletmediği, iletim hızı ve uyaranın oluşturduğu cevabın derecesi ölçülür. Bir EMG tetkiki sırasında genellikle 5 ila 10 sinirden ölçüm yapılır.

Kasların incelenmesi: İğne şeklinde bir elektrot kol, bacak veya diğer vücut kısımlarında seçtiğimiz bir kas içine yerleştirilerek kastaki elektriksel aktivite incelenir. Bu iğne normal enjektör iğnelerinden farklıdır; ince ve özel üretilmiş iğnelerdir. Bu iğne ile elektrik ya da ilaç verilmez, kasların istirahat ve kasılma sırasındaki verileri kayıtlanır. İğneler tek kullanımlıktır, her hastada yeni bir iğne kullanılır. Her bir kasın incelenmesi birkaç dakika sürer, bu süre içinde iğne kas içinde tutulur. Bu işlemler genellikle ağrısızdır veya katlanılabilir derecede hafif şiddette bir ağrı oluşturur.

Bir EMG tetkikinde incelenmesi gereken kas sayısı düşünülen tanıya göre değişir; genellikle 1 - 10 arası sayıda kas incelenir.

Sadece şikayetin olduğu tarafın incelenmesi, sadece sinir iletimlerinin yapılması eksik bırakılmış bir incelemedir. Her iki kol ya da her iki bacak ölçümleri, hastanın kendi normal değerlerini görmek ve karşılaştırmak amacıyla yapılmalıdır. Bu yüzden merkezimizde tetkiki isteyen hekimin muayene bulguları, diğer tetkiklerindeki bulgular ve hastada düşünülen tanılar esas alınarak gerekli görülen tüm EMG incelemeleri yapılmaktadır.

EMG, EMG konusunda yetişmiş teknisyenler tarafından da yapılabilir. Ancak merkezimizde tüm işlemler ilgili uzman hekim tarafından yapılmakta ve sonucu aynı anda raporlanarak teslim edilmektedir.

EMG TETKİKİ ÖNCESİ YAPILMASI GEREKEN HAZIRLIKLAR

  • Tetkik sırasında tok olmalısınız.
  • Tetkik sırasında kollarınızın dirsek üstüne, bacaklarınızın ise diz üstüne kadar sıyrılarak açılması gerekir. Bu nedenle paça ve kolları bol giysiler giymenizi öneririz.
  • Özellikle yüzük, bilezik gibi kol ve parmaklardaki takıların çıkarılması gerekir.
  • Yapılacak işlemlerde derinizin elektriksel iletkenliği önemli olduğu için cildinize krem sürmemeniz ve cildinizin tozlu, yağlı, kirli olmaması önemlidir.

Size verilen randevu saatinden yarım saat önce gelmenizi rica ederiz. Sizden önceki hastanın işlemleri beklenenden daha uzun sürebilir, bazı durumlarda yaklaşık yarım saat kadar beklemeniz gerekebilir. Tetkikin de yarım saat sürebileceğini dikkate alıp EMG tetkiki için 1-1.5 saat geçirmeyi planlayarak gelmenizi öneririz.

Tetkik yapılırken bir yakınınızın odada olmasını isterseniz sakıncası yoktur, size destek olabilecek bir yakınınız da gelirse kendinizi daha rahat hissedebilirsiniz.

Detay...

ENDOSKOPİ NEDİR?

Tanım olarak endoskopi, organların iç kısmının ya da vücut boşluklarının bir özel tüp şeklindeki aletle kontrol edilmesi anlamına gelir.

Günümüzün modern endoskopları ince, esnek, kıvrılabilir ve görüntüyü bir televizyon ekranına aktarabilmektedir. Endoskop üzerinde var olan değişik kanallar aracılığıyla biyopsi almak, polip çıkarmak, kanamayı durdurmak ve bazı tanısal, tedavisel işlemleri yapmak mümkün olmaktadır. Bu işlemleri fotoğrafa ve/veya videoya kayıt etmek mümkündür.

Üst Sindirim Sistemi Endoskopisi (özefagogastroduodenoskopi): Yemek borusu, mide ve on iki parmak bağırsağının direkt incelenmesini sağlar. Karın üst bölümünün ağrılarında, hazımsızlık, bulantı, kusma, yanma, ekşime, yemek yemede güçlük, kanama, ülser şüphesi, kanser olasılığı ve yutma güçlüğü gibi sorunların incelenmesinde ilaçlı röntgen incelemesinden daha yararlıdır.

İnceleme esnasında ağız içini uyuşturmak amaçlı lokal anestetik ve hafif bir uyku getirici ilaçlar kullanılabilir. Endoskopun ucu ağız içerisinden yemek borusuna ilerletilir, sonra sırasıyla mide ve on iki parmak bağırsağı incelenir. Özellikle özefajit, gastrit veya ülser gibi durumlarda sadece görmek tanı için yeterli olacaktır. Ancak şüpheli durumlarda doku örneği (biyopsi) alınabilir.

Polip çıkarılması, yabancı cisimlerin alınması, kanamanın durdurulması, darlıkların genişletilmesi ve bazen de tıkanmaya neden olan bir tümörün içine stent adı verilen özel tüplerin yerleştirilmesi gibi tedavi edici girişimler yapılabilir. İşlem yaklaşık 10-20 dakika kadar sürer. Ancak işlemin yapılacağı alana alınış, damar yolu açılması ve işlem sonrası bir süre gözleme ihtiyacı gibi nedenlerle bu süre uzayabilir.

İşlem için özel bir hazırlığa gerek yoktur. 8 saat öncesi katı veya sıvı gıda alınmamalıdır. İşlem sonrası evinize dönerken yanınızda birinin olmasında yarar vardır. Aynı gün içinde araç kullanmanız önerilmez. Endoskopiden 1-2 saat sonra gıda ve varsa ilaçlarınız alabilirsiniz. Eğer kan sulandırıcı, kanamayı uzatıcı bir ilaç alıyorsanız bunu işlemi yapan doktorunuza bildirmeniz gerekir. Endoskopi genel olarak oldukça güvenli bir işlemdir. Kanama, enfeksiyon veya organ yaralanması gibi komplikasyonlar çok nadirdir.

Alt sindirim kanalı endoskopisi (Kolonoskopi): Tüm kalın bağırsağın esnek kıvrılabilir bir aletle incelenmesidir. Kolonoskopi, poliplerin (kansere dönüşme potansiyelleri vardır) saptanması, dışkılama alışkanlığında değişiklik yakınmasının araştırılmasında ve dışkıda kan olmasının nedenlerini saptamada en uygun yöntemdir. Bu yöntem aynı zamanda inflamasyon, ülser, divertikülozis, anormal doku büyümeleri, kanama bölgesinin saptanmasını da mümkün kılar. Aynı zamanda bu yöntemle polipler çıkarılabilir, doku örneği alınabilir ve kanama kontrol edilebilir.

Bu işlem öncesinde hafif uyutucu ve yatıştırıcı ilaçlar yapılır. Kolonoskopi rahatsız edici bir işlem olarak düşünülmesine karşın yapılan uyutucu ilaçlar ile bu rahatsızlık ve ağrı hissedilmez.

İyi bir muayene için kalın bağırsak mutlaka temiz ve olabildiğince boş olmalıdır. İşlem öncesi 1-2 gün sulu gıdalar alınmalıdır ve kalın bağırsak temizleyici ajanlar kullanılması gerekir. İşlem genellikle 20-40 dakika sürer. İşlem öncesi yatıştırıcı ve uyutucu ilaç verilmesi için damar yolu açılır. İşlem sonrası işlemin yapıldığı merkezde 2-3 saat kalma gerekecektir. Bu işlem sonrası da eve dönmek için yalnız gelmemeniz ve o gün araç kullanmamanız önerilir.

Kolonoskopi güvenilir bir işlemdir. Kanama, enfeksiyon veya organlarda hasar oluşumu oldukça nadirdir.

Kolon kanserleri önce polip olarak başladığından bu poliplerin saptanması çok önemlidir. Kolonoskopi bu poliplerin kanser gelişimini önleyecektir. Bu nedenle tüm erkek ve kadınların 50 yaş üzerinde mutlaka kolonoskopi yaptırmaları önerilir.

Kolonoskopinin tipik endikasyonları:

  • Makattan kanama
  • Dışkılama alışkanlığında değişiklik
  • Karın ağrısı
  • Açıklanamayan kansızlık
  • Ailede kolon kanseri varlığı
  • 50 yaş üzeri rutin kontrol

Detay...

ERKEN BOŞALMA

Boşalma ile ilgili hastalıklar arasında en sık görülen ve tıbbi dilde "prematür ejakülasyon" ve "ejakülasyo precox" gibi isimlerle adlandırılan erken boşalma, tüm dünyada 18-70 yaş arasındaki erkeklerin % 22,7'sini ve dolayısıyla aynı oranda çifti etkileyen bir hastalıktır. Bu orana göre Türkiye’de 2009 yılı itibariyle tahmini 4.829.901 erken boşalma problemi yaşayan erkek bulunmaktadır. Bu sayı yurtdışı verileriyle Türkiye için hesaplanan tahmini rakamdır ve ülkemiz için gerçek rakamların hesaplanması amacıyla Türk Androloji Derneği tarafından 16 ilde 2700 erkeğin katılacağı çalışma başlatılmış olup bu sayede, Türkiye'de ilk defa, genel nüfustaki erken boşalma oranı hesaplanmış olacaktır.

Tıbbı dilde çeşitli tanımları olan erken boşalmanın kanıta dayalı ilk tanımı 2008 yılında Uluslararası Cinsel Tıp Cemiyeti tarafından yapılmıştır. Bu tanıma göre erken boşalma cinsel birleşmenin başlamasından itibaren boşalmanın geciktirilememesidir ve aşağıdaki cinsel fonksiyon bozuklukları ile karakterizedir.

  • Boşalmanın her zaman veya neredeyse her zaman erkek cinsel organının kadın cinsel organıyla birleşmesinden önce veya yaklaşık 1 dakika içerisinde olmasıdır.
  • Tüm veya neredeyse tüm vajinal birleşmelerde boşalmayı geciktirme kabiliyeti yoktur.
  • Stres, moral bozukluğu sıkıntı ve/veya cinsel ilişkiden kaçınma gibi negatif kişisel sonuçları vardır.

Erken boşalmanın sayısal olarak ifadesi ise erkek cinsel organının kadın cinsel organıyla birleşmesinden sonra boşalma ya da boşalmamak için geri çekmeye kadar geçen zamanın 0,9 dakikadan (54saniye) az olmasıdır. Bu tanım ağır derecede erken boşalmayı ifade ederken, bu sürenin 0,9-1,3 dakika(78 saniye) arasında olması muhtemel erken boşalma problemini gösterir.

Erken boşalmayı ‘’hayat boyu var olan’’ ve ‘’önceleri yokken sonradan ortaya çıkan hastalık’’ olarak ikiye ayırmak mümkündür. Sonradan ortaya çıkan erken boşalma probleminde sebepler; genellikle prostat iltihabı, hipertiroidi gibi hormonal bozukluklar, psikolojik ve sinirsel hastalıklar olup bu hastalıkların tedavisiyle erken boşalmada düzelmeler görülmektedir. Ancak hastaların büyük çoğunluğunu oluşturan hayat boyu olan erken boşalmanın tedavisi daha karmaşık ve zordur.

TEDAVİ

Erken boşalmanın ilaçla tedavisi: Erken boşalma tedavisi için en çok kullanılan yöntem ağızdan kullanılan ilaçlardır. Bu amaçla SSRI olarak bilinen ilaçlar kullanılmaktadır ve bu ilaçların genel kullanımı her gün ağızdan bir tablet alınması şeklindedir. Bu tedavi yöntemi ile boşalmadaki gecikme, tedavi başlanmasından 5-10 gün sonra gerçekleşmeye başlar ve ilaç kullanıldığı sürece devam eder.

Yorgunluk, bulantı, terleme, esneme gibi yan etkiler görülebilir ve tedavi başlanmasından sonraki ilk bir haftada ortaya çıkar, 3-4 hafta içerisinde azalarak kaybolur. Bu tedavinin dezavantajları hasta tarafından her gün ilaç kullanma gereği ve ortaya çıkan yan etkilerdir.

SSRI türü ilaçların tedavideki etkisine rağmen günlük kullanım gereği ve yan etkiler sebebiyle hastaların tedaviye devam etme oranının düşük olmasının sonucu olarak aynı tür ilaçların yeni formu olan "dapoksetin" geliştirilmiştir. Bu ilaç ilişkiden 1-3 saat önce kullanılmakta, her gün kullanım zorunluluğunun olmaması ve bu sayede yan etkilerin daha az görülmesi hasta memnuniyetini ve tedavi başarısını artırmaktadır.

Erken boşalma için "dapoksetin" tedavisi yanında ayrıca sertleşme problemi olan erkeklerde bir PDE-5 inhibitörü tedaviye eklenebilir. Genellikle SSRI inhibitörleri ile birlikte kullanılabilen PDE-5 inhibitörlerinin sertleşme düzeyini artırarak, boşalma sonrası tekrar sertleşme için gereken zamanı kısaltma ve bu sayede performans anksiyetesini azaltarak etki gösterdiği düşünülmektedir.

Tedavide lokal anestezik kremlerin kullanımı: Erken boşalma tedavisinde kullanılan diğer bir yöntem, lokal anestezik içeren kremlerin kullanımıdır. İlişki öncesi penise uygulanan krem/ jel/ spreyler peniste duyu kaybı oluşturarak boşalmayı geciktirmektedir.

Erken boşalmada psikolojik tedavi: Erken boşalmanın nedenleri arasında sayılan psikolojik problemlerin tedavisi hastalığın gerilemesini sağlayabilmektedir. Genellikle görülen psikolojik problemler hastanın eşi ile olan seksüel sorunları veya ilişkideki geçimsizliklerdir.

Davranışsal tedaviler: Bu tedavi metodunda uygulanan yöntemler hastaların cinsel ilişki sırasında erken boşalmayı önleyecek bazı manevralar yapmasında dayanmaktadır. Bu manevralar "dur-başla" (stop-start) ve "sıkma" teknikleridir.

Dur-başla tekniği aşamalı bir tekniktir ve her aşama ortalama 2 hafta sürmekte ve her hafta en az üç kez önerilen manevraların yapılması gerekmektedir. Bu manevralar penis uyarılmasının azaltılmasını ve bu sayede boşalmanın geciktirilmesini amaçlamaktadır.

Sıkma tekniği ise ilişki sırasında boşalma hissedildiğinde ilişkinin durdurularak penis uç kısmının boşalma hissi geçene kadar sıkılması ve bu sayede boşalmanın geciktirilmesidir.

Cerrahi tedaviler: Erken boşalmada cerrahi tedavi mantığı penisin bu hastalarda aşırı duyarlı olması varsayımına dayanmakta penise giden sinirlerin çeşitli yollarla kesilmesiyle bu aşırı duyarlılığın azaltılması hedeflenmektedir. Ancak bu yöntem geriye dönüşsüz bir yöntem olup nadiren uygulanmaktadır.

Detay...

GASTROÖZEFAGEAL REFLÜ HASTALIĞI (GÖRH)

Yemek sonrası kalp yanması şeklinde bir ağrı olması, boğaza ekşi tatlar gelmesi, yutma güçlüğü, ‘’Gastroözefageal Reflü Hastalığı’’(GÖRH) olarak bilinen hastalığın en sık karşılaşılan bulgularıdır.

Gıcık tarzı öksürükler, ses kısıklığı, nefes darlığı, boğazda yanma hissi, yabancı madde varmış gibi takılmalar, yutma güçlükleri, reflünün diğer bulguları arasında yer alır. GÖRH basit yaşam biçimi değişiklikleri ve ilaç tedavisi ile kontrol edilebilir. Cerrahi son seçenektir.

Yemek yediğinizde yiyecekler ağızdan yemek borusu yani özefagus ile midenize iner. Yol boyunca yiyecekler midenizin girişi olan alt yemek borusu sfinkteri denen tek yönlü bir kapaktan geçer. Normalde yuttuğumuz zaman burası açılır ve yiyeceklerin mideye girişine izin vererek hızla kapanır. GÖRH’ nda ise çalışması bozulmuştur. Buradaki kapak, mide asidinin yemek borusuna geri kaçışına izin verir. Kaçan mide asidi yemek borusunu tahriş eder. Fıtık yani diyaframın zayıf bir noktasından midenin yukarıya doğru çıkması halinde GÖRH hastalığı daha şiddetli seyredebilir.

Üst üste görülen göğüs yanması birden çok tıbbi problemin belirtisi olabilir. GÖRH tanısını doğrulamada doktorunuz tam bir fizik muayene yapabilir ve tanısal testleri isteyebilir. Bu testlerin sonuçlarına göre doktorunuz tedaviyi en uygun şekilde yönlendirecektir. Ciddi kalp problemlerinin sebep olduğu göğüs ağrısı ya da rahatsızlık GÖRH’nın sebep olduğu rahatsızlığa benzer hissedilebilir.

SİNDİRİM YOLUNUN TETKİKİ

  • Baryum görüntüleme yöntemi, Sindirim sürecinin hareketini gösteren bir dizi x-ışını filmidir. Baryumla karışmış sütü içtiğinizde, x ışınları baryumun mideye yaptığı herhangi bir geriye kaçış olayını film üzerinde görüntüler. X-ışınları ayrıca fıtık varsa gösterebilir. Bu kısa ağrısız testten önce 6-8 saat boyunca herhangi bir şey yiyip içmemelisiniz.
  • Özefageal endoskopi, yutturulan ince bir kameradan görüntüler elde edilmesidir. Yuttuğunuz çoğu yiyecekten ince bir boru olan yumuşak yapıda bir boruyu daha kolay yutabilmeniz için boğazınıza bir uyuşturucu sprey sıkılabilir. Bu girişim esnasında doktorunuz gerekli görürse biyopsi alabilir. Bu testten önce 6-8 saat boyunca hiçbir şey yiyip içmeyin. Testten sonraki gün boğaz ağrınız olabilir.
  • Özefageal manometri ile kas gerginliğinin ölçülerek alt yemek borusu kapağının durumu belirlenir. Bu test ayrıca yemek borusundan geçen gıdaların ne kadar iyi sıkıştırdığını gösterir. Cerrahi girişim gereken hastalarda işe yarayabilen bir yöntemdir. Yumuşak yapıdaki tüp burundan midenize yönlendirilir. Ölçümler tüp yavaşça mideden yemek borusuna çekilirken yapılır. Otuz dakika süren bu testten 8 ila 18 saat önce hiçbir şey yememelisiniz.
  • pH moniterizasyon testi açık asit kaçışına bağlı pH değişiminin 24 saat boyunca kaydedilebilmesidir. Tanı yöntemleri arasında en güvenilir olanı bu girişimdir.
  • Ultrason safra taşları tetkikinde kullanılabilir. Zira fıtığı olan insanlarda sıklıkla safra taşları vardır. GÖRH’ da kullanımı çok kısıtlıdır.

TEDAVİ

Böyle bir hastalığın belirtileri görüldüğü anda doktorunuza başvurmanız gereklidir, zira bu hastalık çok ciddi komplikasyonlara neden olabilir. Tedavi hastalığınızın derecesine bağlı olarak yaşam biçiminizi düzenleme, ilaç tedavisi ve cerrahi girişim şeklindedir.

YAŞAM BİÇİM DEĞİŞİKLİKLERİ

  • Yatak başucunu 20-25 cm yükseltmek.
  • Uyku saatine yakın yemekten kaçınmak.
  • Yemek sonrası yürüyüşler yapmak.
  • Reflüyü arttırdığı bilinen yiyeceklerden uzak durmak; kafeinli içecekler, baharatlı yiyecekler, kızartmalar, alkol, soğan, çikolata, narenciye, domates, nane, vb.
  • Sigara; tütünde bulunan nikotin mide asidini ve buna bağlı tahrişi arttırır.
  • Sık ve az yemek yiyerek mideyi fazla doldurmaktan kaçınmak.
  • Basıncı azaltmak: midenizin üzerinde çok fazla basınç reflüye sebep olabilir. Basınçtan kurtulmak için ideal kilonuzu koruyun, kemerlerinizi gevşetin ve dar giysiler giymeyin, öne eğilmekten kaçının.
  • Kesinlikle kaçınılması gereken ilaçlar: Aspirin ve iboprufen gibi antienflamatüar ilaçlar mideden koruyucu tabakasını, daha çok tahrişe yol açabilirler.

İLAÇ TEDAVİSİ

Mide asidini nötürleştirmek: Antiasit ilaçlar, mide asidini nötralize eder ya da zayıflatabilir. Bu antiasidleri doktor tavsiyesine göre almalısınız. Yan etki olarak kabızlık ve ishal sık görülebilir. Eğer yüksek tansiyonunuz varsa önce doktorunuza danışın, antiasidler sodyumca zengin olup tansiyonu etkileyebilirler.

Mide asidini azaltmak: Eğer tek başına antiasidler işe yaramıyorsa, doktorunuz daha güçlü ilaçlar önerebilir. Bu ilaçlara H2-Blokerler denir. Simetidin, ranitidin, famotidin ve nizalidin jenerik adı altında satılan bu ilaçlar midenin asit üretimini baskılarlar. H2-Blokerler yaşlı hastalarda sersemliğe neden olabilir. Simetidin ve ranitidin alkolün etkilerini arttırabilir.

Antiasidlerde beraber simetidin 1 saat arayla alınmalıdır. Çünkü antiasidler, simetidin etkinliğini azaltırlar. Eğer erkek iseniz uzun süreli H2 kullanımını sperm sayımındaki olası etkilerini doktorunuza sorabilirsiniz.

Mide kaslarını güçlendirmek: Özefagusun sıkıcı etkisini güçlendiren ve kapağı daraltan ilaçlar GÖRH’nı iyileştirebilirler. Bunlar sadece reçete ile sisaprid, metoklopramid ve betanekol klorit jenerik adı altında satılır. Bu ilaçlar genellikle uzun süreli olarak H2 Blokerlarla kullanılır. Metoklopramid ek olarak midenin boşalmasını hızlandırdığı için ayrıca yararlıdır. Sisapridin en sık görülen yan etkileri karında kramplar, kabızlık, ishal ve aşırı sinirliliktir. Metoklopramid bazı insanlarda yorgunluğa neden olur ve daha şiddetli yan etkiler yapabilir. Yemekten hemen sonra betanekol klorid alındıysa bulantı ve kusma görülebilir.

Mide asidini ortadan kaldırmak: Eğer diğer ilaçlar artık etkili değilse, doktorunuz omeprazol ve lansoprazol gibi proton pompa inhibitörlerini verebilir. Bu ilaçlar mide asidi üretimini tamamen durdurur ve GÖRH şikayetlerinin kontrolünde çok etkilidir. Omeprazolün mide veya karın ağrısı gibi yan etkileri vardır. Lansoprazol ishal ve bazen mide ağrısı ile bulantıya neden olabilir.

CERRAHİ TEDAVİ

GÖRH tedavisinde diğer çabalar sonuç vermezse, siz cerrahi için aday olabilirsiniz.

Detay...

GEBELİK

Gebelik yaklaşık 280 gün süren kadın hayatındaki önemli dönemlerden biridir. Beklenen adetin gecikmesi, gebelik şüphesi yaratan en önemli durumdur. Âdeti geciken bir kadın herhangi bir korunma yöntemi kullanıyorsa bile gebelikten şüphelenm

Kesin gebelik tanısı, gebelik testi ve ultrasonografi ile koyulabilir. Ancak her gebelik testi pozitifliği normal bir gebelik olmayabilir (dış gebelik), mutlaka ultrasonografi ile teyit edilmelidir.

Gebelikte bulantı, kusma, uykuya eğilim, halsizlik, yorgunluk, sık idrara çıkma, göğüslerde dolgunluk, hassasiyet, yemek kokularına karşı duyarlılık, kasık ağrısı sık görülen belirtilerdir.

Anne ve bebeğin sağlık durumunu değerlendirmek, olası sorunları tespit etmek, önlemek ve aileyi bilgilendirmek amacıyla gebeliğin başından sonuna kadar belli aralıklarla gebelik takibi yapılmalıdır. Gebelik takibi, gebelik henüz planlama aşamasındayken başlarsa daha doğru sonuç verir. Gebeliğin başlangıcında aylık, sonlarına doğru daha sık kontroller yapılmaktadır.

İlk başvuruda yapılacak tahliller ile hastanın risk grubu belirlenir ve Nöral Tüp Defekti (NTD) için proflaktik folik asit vitamini başlanır.

Her kontrolde hastanın kan basıncı ve vücut ağırlığı ölçülür. Bebeğin sağlık durumu ultrasonografi ile değerlendirilir. Bazı aylarda özel testler yapılır. (ikili tarama testi, üçlü tarama testi, 5.ayda ayrıntılı ultrasonografi, 50 gr şeker tarama testi) Doğuma yakın dönemde ise bebeğin kilosu, duruşu ve annenin kemik yapısına göre normal doğuma uygunluğu değerlendirilir. Ancak son ana kadar normal doğumun gerçekleşeceği hiçbir zaman garanti edilemez. Bazı özel durumlarda ise öncelikle sezaryen önerilebilir.

Gebeliğin her döneminde bazı durumlarda (kanama, kan basıncı yüksekliği, nöbet geçirme, bebeğin hareket etmemesi) acil olarak hastaneye gelmek gerekebilir.

Bazı özel durumlar ise tüm çabalara rağmen annenin ya da bebeğinin gebelik sırasında, doğumda veya sonrasında ölümüne, kalıcı hasarına yol açabilir. Bu durumlar her zaman öngörülemeyebilir ya da tedavi edilemeyebilir. Düzenli doktor kontrolü, yaşanabilecek problemleri asgari düzeye indirecektir.

Detay...

GÜNEŞ ve BİZ

Güneş ve güneşlenme sağlık göstergesi olup özelikle D vitamini sentezi için gereklidir. Bununla birlikte bilinçsiz güneşlenme aşırı güneş ışınlarına maruziyet ve yapay aletlerle (solaryum) güneşlenme modası yeni dermatolojik sorunlara yol açmaktadır. Deri kanserlerinin oluşumunda da güneş ışınları en önemli risk faktörü olduğu için deri kanserinde de anlamlı bir artış olmuştur.

Güneş yanıkları, immunosupresyon, deri yaşlanması (foto yaşlanma), güneş lekeleri, güneşe bağlı dermatolojik sorunlardır.

Deri kanserlerine gelince; hemen hepsinde güneş ışınlarına maruziyet en önemli risk faktörüdür.

Güneş yanığı ve immunosupresyon, güneş ışınlarına maruziyetten kısa süre sonra oluşurken; lekelenme, foto yaşlanma (erken deri yaşlanması), kanser gelişimi tekrarlayan maruziyetler sonucudur. Ozon tabakasındaki delinme de güneşin bu olumsuz etkilerini arttırmaktadır.

Güneşin bu zararlı etkilerini azaltmak için güvenli güneşlenme ve güneş koruyucu kullanma konusunda bilinçlenmek gerekmektedir. Bebeklik döneminden başlayarak çocuklara gerekli eğitimler verilmeli güneş koruyucuları kullanma alışkanlığı oluşturulmalıdır.

Saat 10:00 - 15:00 arası güneş ışınlarının en şiddetli olduğu zamandır. Bu nedenle güneşlenmek için sabahın erken saatleri ve öğleden sonrası seçilmelidir.

Güneşe çıkmadan önce güneş koruyucular sürülmeli, yüzdükten ya da terledikten sonra koruyucu sürme işlemi tekrarlanmalıdır. Bunun yanında koruyucu giysiler giyilmeli, güneş gözlüğü takılmalıdır.

Şemsiye altında oturmak, bulutlu hava, kum, kar güneşin olumsuz etkilerini ve yakıcılığını engellemez. Bu konuda dikkatli olunmalıdır.

Yapay UV (güneş ışını) veren solaryumlar da zararlıdır. Yanık tenin sağlıklı ve daha çekici olduğu düşünülmemelidir. Gereken önlemler alınmalıdır.

Detay...

HİPERTANSİYON

Hastalık konusunda iyi bilgilendirilmeme, çoğu kez hastalarda gereksiz endişelere, yapılan önerilere tam uymamaya, hatta ilaç tedavisini düzensiz uygulamaya neden olmaktadır. Hipertansiyonunun tanı ve tedavisinde hasta, hekim işbirliği oldukça önemlidir.

HİPERTANSİYON NEDİR ?

Kan basıncı ölçülürken iki kan basıncı değerine bakılır. Büyük tansiyon (sistolik kan basıncı) ve Küçük tansiyon (diyastolik kan basıncı). Kalbin kasılması sırasında ölçülen kan basıncı büyük tansiyon, kalbin gevşemesi esnasında ölçülen kan basıncı ise küçük tansiyondur. Genellikle büyük ve küçük tansiyon birlikte yüksektir. Hipertansiyon tanısı için büyük ve küçük tansiyondan birisinin normalden yüksek olması yeterlidir.

HANGİ HASTALAR HİPERTANSİYONLUDUR ?

Hipertansiyon, kan basıncının normalden yüksek olmasıdır. Genel olarak sistolik kan basıncının (büyük tansiyon) 140 mmHg ve diyastolik kan basıncının (küçük tansiyon) 90 mmHg’ dan yüksek olması hipertansiyon olarak kabul edilir.

HİPERTANSİYONUN ÖNEMİ NEDİR ?

Hipertansiyon çok sık karşılaşılan bir hastalıktır. Erişkinlerin (18 yaşından büyüklerin) en yaygın, uzun süreli hastalığıdır. Hipertansiyonun yaygın olmasının yanı sıra kalıcı sakatlıklara ve ölümlere yol açması önemini artırmaktadır. Hastaların önemli bir kısmının kan basıncı yüksekliğinin farkında olmaması hastalığı daha önemli hale getirmektedir.

Hipertansiyon böbrek, kalp-damar hastalıklarına, felçlere ve görme kaybına yol açabilir. Tedavi edilmezse yaşam süresini 10-20 yıl kısaltabilir. Tuz tüketiminin fazla olduğu toplumlarda, kan basıncı yüksekliği daha sıktır. Ülkemizde 60 yaşın üzerindeki insanların yaklaşık yarısı hipertansiyon hastasıdır. Toplam yüksek tansiyonlu hasta sayısı ise ülkemizde 6-7 milyon civarındadır.

HİPERTANSİYONUN SEBEPLERİ NELERDİR ? Hipertansiyonun nedeni yüzde 90-95 hastada bilinmemektedir, yani hipertansiyon bilinen bir hastalığa bağlı değildir. Hastaları yüzde 5-10’ unda ise hipertansiyon başka bir hastalığa bağlıdır. Hipertansiyona yol açan hastalıkların önemli kısmı böbrek kaynaklıdır. Hormonal hastalıklar ise önemli diğer bir grubu oluşturmaktadır.Bu hastalıkların önemli bir kısmının tedavi edilebilir nitelikte olması, hastalıkların tedavisi ile de hipertansiyonun kalıcı tedavisinin mümkün olması, her hastanın sekonder hipertansiyon açısından değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.

HİPERTANSİYONUN BELİRTİLERİ NELERDİR ?

Hastaların önemli bir kısmında hipertansiyon sinsi bir seyir izler yani hiçbir belirti yoktur. Bu hastalarda hipertansiyon tanısı sadece kan basıncı ölçümü ile mümkündür. Bu nedenle hipertansif olmasa bile tüm hastalar, yılda en az 1-2 kez kan basıncını ölçtürmelidir. Hipertansiyon ‘sessiz katil’ olarak da isimlendirilebilir.

Hipertansiyonun başlıca belirtileri baş ağrısı, çarpıntı, nefes darlığı, halsizlik, yorgunluk, burun kanaması, kulaklarda çınlama, yürüme ve merdiven çıkmada zorlanma, bazen çok sık idrara çıkma, gece uykudan uyanıp idrar yapma ve bacaklarda şişliktir. Kan basıncının çok yükseldiği durumlarda çift görme, dilde peltekleşme, yüzde veya vücutta karıncalanma olabilir. Bu belirtilerin hiçbirisi hipertansiyona özgü değildir, başka hastalıklarda da izlenebilir.

HİPERTANSİYONUN İNSAN VÜCUDUNA YAPTIĞI ZARARLAR NELERDİR ?

İnsan vücudunda tüm organ ve dokularda damarlar bulunur. Su borularında basınç artışının tıkanma ve patlamalara yol açması gibi, hipertansiyon da damarlarda patlamalara ve tıkanmalara yol açar.

Tüm organ ve dokular damarlarla beslendiği için hipertansiyon tüm vücudu etkileyebilir. Hipertansiyondan en çok etkilenen organlar kalp, beyin, böbrekler, atardamarlar ve gözlerdir. Hipertansiyon bu organları etkileyerek kalıcı sakatlıklara ve ölümlere yol açabilir.

HİPERTANSİYON HANGİ ORGANLARA DAHA ÇOK ZARAR VERİR ?

  • Kalp yetmezliği, kalp büyümesi, kalbi besleyen damarlarda daralma, kalbi besleyen damarlarda tıkanmaya bağlı kangren (kalp krizi), kalp atışlarında düzensizlik.
  • Beyin damarlarında kanama, daralma, tıkanma ve yırtılma, felç, konuşma bozukluğu.
  • Böbrek yetmezliği, böbrek işlevlerinde bozulma. Kanda üre gibi zararlı maddeler birikir.
  • Gözü besleyen damarlarda daralma ve kanamalara bağlı görmede azalma ve körlük.
  • Bütün damarlarda genişleme, bu genişlemelerin yırtılması, kalınlaşma, daralma, yağ tabakası oluşması ve tıkanma.

HİPERTANSİYON TEDAVİ EDİLEBİLİR BİR HASTALIK MIDIR ?

Hipertansiyonun vücuda yaptığı bu zararlar hastaların moralini bozmamalıdır. Hipertansiyon tedavi edilebilir bir hastalıktır. Doğru ve yeterli tedavi ile bu zararlar önlenebilir veya en aza indirilebilir. Hipertansiyon zamanında teşhis edilip, uygun şekilde tedavi edilirse yukarıda sayılan hastalıklar ve bunlara bağlı ölümler önlenebilir.

HİPERTANSİYONDA TUZUN ÖNEMİ NEDİR ?

Hipertansiyon gelişiminde tuzun çok büyük önemi vardır. Bazı insanlarda böbreğin tuz atma kapasitesi sınırlı olduğundan, gereğinden fazla tuz alınması hipertansiyonun ortaya çıkmasına veya hipertansiyonun tedavisinde başarısızlığa yol açabilir. Toplumların çoğunda tuz tüketimi ile ortalama kan basıncı ve hipertansiyon sıklığı arasında yakın bir ilişki vardır yani fazla tuz tüketen toplumlarda hipertansiyon sıklığı artmıştır. Çok az tuz tüketen toplumlarda, ortalama kan basıncı daha düşüktür ve hipertansiyona daha az rastlanır. Çoğu insanda tuz kısıtlaması (günde 5-6 gram) kan basıncını düşürmektedir.

HİPERTANSİYONUN BÖBREKLE İLİŞKİSİ NEDİR ?

Böbreklerin hipertansiyon gelişimindeki rolü çok önemlidir. Hipertansiyonu olan bir hastada %5 olasılıkla bir böbrek hastalığı vardır. Bu nedenle tüm hipertansif hastalar böbrek hastalıkları yönünden incelenmelidir. Bu amaçla basit bir idrar incelemesi bile çoğu zaman yeterlidir. Bazı durumlarda hipertansiyon da böbrek hastalığına yol açabilir. Hipertansiyon mu önce, böbrek hastalığı mı önce bunu ayırmak zor olabilir. Bu durum aynen tavuk mu önce, yumurta mı önce ayırımı gibi karmaşık bir hal alabilir.

HİPERTANSİYONUN KALP – DAMAR SİSTEMİNE ETKİSİ NEDİR ?

Kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riskini artıran faktörlere kalp-damar risk faktörleri ismi verilir. Yüksek kan basınçlı hastalarda hipertansiyon dışındaki kalp-damar risk faktörlerine de sık rastlandığından kalp-damar risk faktörlerinin düzeltilmesi ile kalıcı hasar ve ölüm riski kesin olarak azaltılır.

HİPERTANSİYON TEDAVİSİ NASIL YAPILIR ?

Hipertansiyon tedavisinin başarılı olması için sağlıklı bir hasta-hekim ilişkisi kurulmalıdır. Tedavinin başarıya ulaşması için hastalığın kabullenilmesi gerekir. Yüksek kan basınçlı hastalar hipertansiyonlarının farkında oldukları için sevinmelidirler.

Tedavinin başarılı olmasında eğitimin önemi büyüktür. Hipertansiyon tedavisinde temel amaç kalıcı hasar ve ölüm riskini azaltmak ve hastanın kendini daha iyi hissetmesini sağlamaktır.

Öncelikle yapılması gereken mevcut olan diğer kalp-damar risk faktörlerini düzeltmektir. Hastada yüksek tansiyona bağlı organ yetmezliği varsa tedavi edilmelidir.

Yaşam düzeninin değiştirilmesi (ilaç dışı tedaviler, ilaçsız tedavi) kesinlikle ihmal edilmemelidir. Yaşam düzeninin değiştirilmesine uyulmazsa ilaç kullanılsa bile tedavi başarısız olur.

HİPERTANSİYONUN TEDAVİSİ ZOR MU ?

Hipertansiyon tedavisinde başarısızlık çok sık karşılaşılan bir durumdur. Tedavide başarısızlık oranının yüksek olmasının nedeni, hipertansiyonun hiçbir belirtisinin olmaması (sessiz katil) ve hastalığın hastalar tarafından ciddiye alınmamasıdır. Hipertansiyon tedavisinin başarıya ulaşmasında hastanın sorumluluğu hekimden daha fazladır. Sorumluluklarını yerine getirmeyen hastanın doktor doktor dolaşmasının kendisine yararı yoktur, ancak özel laboratuvar ve doktorlara ekonomik yararı olabilir.

HİPERTANSİYON İLAÇSIZ TEDAVİ EDİLİR Mİ ?

İlaçsız tedavi yani yaşam düzeninin değiştirilmesi, kan basıncı yüksekliğini kontrol etmenin yanı sıra hipertansiyonunun önlenmesinde de yararlıdır. Hipertansif hastalara önerilen ilaç dışındaki tedavilerin çoğu sağlıklı yaşam için normal bireylerde de geçerlidir. Hastalar ilaçsız tedaviyi kesinlikle ihmal etmemelidir. Şişmanlık, şeker hastalığı veya yağ metabolizması bozukluğu olan hastalarda yaşam düzeninin değiştirilmesinin önemi daha da artar. Yaşam düzeninin değiştirilmesi, hipertansiyonu tek başına kontrol edebileceği gibi ilaç gereken durumlarda ilaç dozunun azaltılmasına da olanak sağlar.

Yaşam düzeninin değiştirilmesindeki temel noktalar nelerdir?

  • Tuz alınımının kısıtlanması,
  • Hastanın ideal kiloya getirilmesi,
  • Fiziksel aktivitenin artırılması,
  • Sigaranın terk edilmesi,
  • Aşırı alkolün önlenmesi,
  • Diyetle doymuş yağ ve kolesterol alımının sınırlandırılması,
  • Diğer tedaviler.

HİPERTANSİYON HASTASINDA TEDAVİ HEDEFLERİ ?

Hipertansiyonda tedavi ile kan basıncı düşürüldükçe, kalp-damar hastalığı riski doğru orantılı olarak azalmaktadır. Kan basıncı kesinlikle 130/85 mmHg’ nın altına düşürülmeli ve bu düzeyde tutulmalıdır. Kan basıncının 130/85 mmHg’ dan daha fazla düşürülmesinin yararı belirsizdir. Pratikte yetersiz kan basıncı tedavisi çok karşılaşılan bir sorundur. Ne yazık ki yetersiz kan basıncı kontrolü gerek hekim, gerekse hasta tarafından çoğu kez sorun kabul edilmemektedir. Kan basıncında 5-10 mmHg’ lık bir düşme sağlanması bile hasta için kazançtır.

Yüksek kan basınçlı hastalara öneriler:

  • Hastalar kendi kan basınçlarını ölçmeyi öğrenmeli ve imkanları varsa bir tansiyon aleti ve steteskop almalıdırlar.
  • Hastalar ölçtükleri kan basıncı değerlerini kaydetmeyi alışkanlık haline getirmelidir.
  • Kan basıncı değerlerinin kaydedildiği form, doktora giderken evde, iş yerinde vs. unutulmamalıdır.
  • Bir seyahate giderken sağlık karnenizi, heyet raporlarınızı, ilaçlarınızı yanınıza almayı unutmayınız.
  • Muayeneye gideceğiniz gün ilacınızı mutlaka içiniz.
  • Doktora giderken şahsınıza ait tüm tıbbi belgeleri (filmler, tahlil sonuçları, hastane dosyası, kullandığınız ilaçların kutusu vs) mutlaka yanınıza alınız.

Detay...

HORLAMA HASTALIĞI

Günümüzde yetişkinlerin en az %45’i zaman zaman horlamaktadır. Bu şikâyet %25’inde sürekli bir haldedir.

Horlama problemi en sık şişman erkeklerde görülür ve yaşla birlikte her geçen gün artar. 300’ den fazla firma horlamaya karşı cihaz geliştirmiştir. Bazı modeller pijama arkasına tenis topu yapıştırmak gibi eski bir modelin modifikasyonlarıdır. (Sırt üstü yatarken horlama daha çok artar) Çene ve boyun askıları, boyunluklar ve ağız içine yerleştirilen cihazlar hiçbir yarar sağlanamamıştır.

Horlama sesi ile çalışıp hastayı uyandıran elektronik cihazlar bulunmuştur. Bütün bunlar hastanın horlamadan uyuma alıştırmaları olarak düşünülmüştür. Ancak maalesef horlama kişinin kontrolünde olmayan bir problem olup tüm bu cihazlar hastayı sadece uyutmamaya yöneliktir.

HORLAMANIN NEDENİ NEDİR?

Ağız ve burun arkasındaki hava yolunda darlık olduğunda ortaya çıkan gürültü biçimindeki sese ‘horlama’ denir. Dilin arkası, yumuşak damak ve küçük dilin olduğu kısmın genizle birleştiği bölge kendiliğinden daralabilen bir bölgedir. Bunlar birbirleri üstüne geldiğinde solunumla birlikte titreşmekte ve horlama ortaya çıkmaktadır. Horlayan biri aşağıdaki problemlerden en az birine sahiptir.

  1. Dil ve boğaz kasları gerginliği azalmıştır. Gevşek kaslar sırt üstü yatınca dilin, boğaz arkasına doğru kaymasına engel olamaz. Bu olay alkol ya da ilaç alarak gevşemiş birinin uykusunda kas kontrolünün kaybolması ile ortaya çıkar. Bazı insanlarda uykunun derin fazında gevşemeye bağlı olarak yine horlama görülebilmektedir.
  2. Boğazdaki dokuların aşırı büyük olması. Büyük bademcik ve geniz eti çocuklarda en sık rastlanan horlama nedenidir. Şişman insanlarda kalın boyun dokusu sebep olarak gösterilir. Kist ve tümörler de nadir olarak bu yolla horlama yapabilmektedir.
  3. Yumuşak damak ve küçük dilin aşırı sarkık ve uzun olması boğaza doğru hava yolunu daraltır. Hava yoluna sarktığı için horlamaya neden olur.
  4. Burun tıkanıklığı olan kişi, havayı almak için genizde aşırı vakum yaratır. Bu vakum boğazda kollabe olabilen dokuları hava yoluna doğru çeker. Böylelikle burun açık iken horlamayan kişide horlama görülmeye başlar. Bu durum neden bazı insanların sadece alerjik dönemlerde veya grip, sinüzit olduğu zamanlarda horladığını izah etmektedir. Burun deformasyonları, bu tip burun tıkanıklığı nedenleri olarak bilinir. Deviasyon, burun orta bölmesinin yan taraflara taşıması olarak tanımlanır. Burun içi deformasyonları içinde en sık rastlanılanıdır.

HORLAMA CİDDİ BİR SORUN MUDUR?

Sosyal olarak evet! Bu aile yaşamını ciddi bir şekilde tehdit eder. Horlayan kişi alay konusu olur. Ailenin diğer bireyleri için uykusuz gecelerin sorumlusu tutulur. Horlayan kişi tatil ve iş gezilerinde istenilmeyen oda arkadaşı olur.

Tıbbi olarak evet! Kişinin kendine verdiği zarar daha büyüktür. Dinlenilmeden geçirilen geceler vardır. Aşırı horlayan kişilerde yüksek tansiyon, horlamayan kişilere göre daha sık görülür. Horlamanın en ağır formu ‘tıkayıcı tipte horlama hastalığıdır. ’’Uyku apnesi’ olarak bilinen bu hastalıkta, şiddetli horlama nefessiz kalınan bir dönemle kesilmektedir. Bu sırada solunum tam durmuştur. 10 saniyenin üzerinde nefessiz kalma nöbetlerinin bir saat içinde 7’ den fazla görülmesi yaşamı ciddi şekilde tehdit eder. Bu durumda doktorunuz size bir uyku merkezinde inceleme yapılmasını birlikte önerecektir.

Apneli (nefesin kesilmesi) hastalarda saatte 30 - 300 defa tıkanmalara rastlanılmaktadır. Böylelikle uykuda kan, oksijen düzeyi aşırı oranda düşer. Oksijenin düştüğü bu dönemde kalp kanı daha çok pompalamak zorundadır. Bir süre sonra kalp ritmi bozulurken, yıllar içinde yüksek tansiyon ve kalp büyümesi yerleşir. Tıkayıcı tipte horlama hastalığı olan kişiler uykularının çok az bir kısmında derin uyku fazına geçebilmektedir. Derin faz gerçek dinlenme için tek yoldur. Dinlenmeden geçirilen gecenin gündüzü uykulu, yorgun ve verimsiz geçecektir. Araba kullanırken ya da iş başında uyuklamalar görülecektir.

HORLAMA TEDAVİ EDİLEBİLİR Mİ?

Horlamanın birçok tipi tedavi edilebilir. Erişkin horlayan kişiler için aşağıda sıralanan önerilere uyulmalıdır.

  1. İyi bir adale konusu kazanmak için sportif bir yaşam biçimi seçilmeli
  2. Horlayan kişiler uyku ilaçları, sakinleştirici ve antihistiminik denilen alerji ilaçlarını uykudan önce almamalı
  3. Uykudan 4 saat önce alkol almaktan sakınmalı
  4. Uykudan 3 saat önce ağır yemekten sakınmalı
  5. Aşırı yorgunluktan sakınmalı
  6. Uykuda yana yatmak tercih edilmeli
  7. Yatağınızın başı daha yukarıda olmalı (10 cm)
  8. Evde horlamayan kişilerin sizden önce uykuya geçmeleri için onlara süre tanıyın.

Horlama kişi ve ailesi için zararlı hale geldiğinde uzman doktorunuz ile görüşmeniz uygun olacaktır. Bu özellikle uyku sırasında nefes almama problemi olduğunda (yüksek sesli horlama nefessiz kalma dönemi ile kesilmektedir) doktorunuza başvurmanız daha da önem kazanmaktadır. Horlama hastasının burun, ağız boğaz ve boynunun detaylı muayenesi yapılmalıdır. Horlamanın boyutu ve horlayan kişinin sağlığını belirlemek açısından uyku laboratuvarı çalışmaları değerlidir.

Tedavi şüphesiz tanıya dayanır. Bu alerji veya enfeksiyon tedavisi gibi basit yada bademcik, geniz eti veya burun bozuklukları gibi cerrahi müdahale gerektirir. Horlama, nefessiz kalma, hareketli dokuların sabitleştirilmesi ve hava yolunun daha genişletilmesini sağlayan horlama ameliyatlarından başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Lazerin kullanıldığı lokal anestezi ile yapılabilen başka bir ameliyattır. Cerrahinin çok riskli veya hasta tarafından istenilmediği durumlarda boğaza basınçlı hava veren maske takarak (CPAP) uyuyabilir. Kronik olarak uyuyan her çocuk KBB uzmanı tarafından detaylı olarak muayene edilmelidir. Bademcik ve geniz eti ameliyatının gerekli olduğu durumlarda cerrahi müdahale çocuk sağlığına ve gelişimine çok önemli yararlar sağlayacaktır.

Unutmayın: Horlama nefes almanın ciddi biçimde kesilmelidir. Horlama komik değildir, umutsuz hiç değildir.

Detay...

İRRİTABL BAĞIRSAK HASTALIĞI

Toplumun %15’ini etkileyen fonksiyonel bir bağırsak hastalığıdır. Her iki cinste de görülmesine karşın hastaların %80’i kadındır. Bunun nedeni tam olarak belli değildir. Ancak cinsiyete bağlı biyolojik değişiklikler veya kadınların sağlıklarına daha fazla duyarlı olmasından kaynaklanabileceği düşünülmektedir.

Spastik kolon, spastik kolit, hassas bağırsak hastalığı gibi de adlandırılabilmektedir. İrritabl bağırsak hastalığı (İBH) ülseratif kolit, crohn hastalığı gibi kalın bağırsağın ciddi hastalıklarıyla karıştırılmamalıdır. Karında rahatsızlık, ağrı, kabızlık ya da ishal gibi dışkılama değişiklikleriyle karakterize olan gerçek ve tedavi edilebilir bir hastalıktır.

Bir çok durumda İBH ne olduğu değil ne olmadığı ile tanımlanır.

İBH NE DEĞİLDİR?

  • Anatomik ya da yapısal bir problem değildir.
  • Saptanabilir fiziksel ya da kimyasal bir hastalık değildir.
  • Kanser ya da kanser nedeni değildir.
  • Başka bir sindirim sistemi hastalığının nedeni değildir.

İBH hastalarında karında rahatsızlık hissi, şişkinlik ve/veya ağrıyla beraber bazen kabızlık bazen de ishal yakınmaları oluşur. Unutulmaması gereken nokta İBH yaşamı tehdit etmeyen ve başka bir ciddi soruna neden olmayacak gerçek bir tıbbi durumdur. Sinir sistemi ve bağırsağın kas yapısı arasındaki ilişkinin biraz anormal çalışması sonucunda oluşur. Kalın bağırsağın kasları çok güçlü ya da çok yavaş kasılıyor olabilir. Bu nedenle mekanik bir tıkanma olmamasına karşın kramp tarzında karın ağrısı veya tıkanma tarzında bulgular hissedebilir.

İBH OLUŞUMUNDA STRESİN ROLÜ NEDİR?

İBH oluşumunda stresin rolü yoktur. Psikolojik ya da psikiyatrik bir hastalık değildir. Duygusal stresin bulgularını arttırabilir. Birçok kimse sinirli ya da heyecanlı olduğunda bulantı, kusma, karın ağrısı hissedebilir. Stresin bizim bağırsak sistemimize olan etkisini kontrol edemeyiz ama yaşamımızda stres kaynaklarını azaltarak İBH bulgularını zayıflatabiliriz.

YAŞAMI NASIL ETKİLER?

Kişinin günlük yaşamını bozabilir, okul veya iş yaşamını aksatabilir, sosyal ilişkilerini etkileyebilir, öğün atlamaya veya diyet alışkanlığında değişikliklere neden olabilir. Ciddi bir iş gücü kaybına neden olduğu gösterilmiştir. Genel olarak bakıldığında hayat kalitesinde belirgin düşme olacaktır.

FARKLI TİPLERİ VAR MIDIR?

Genellikle doktorlar bu hastalığı deneyimlerine dayalı olarak kabızlıkla (karın ağrısı, şişkinlik ve kabızlık), ishalle (karın ağrısı, acil dışkılama ihtiyacı ve ishal) veya dönüşümlü olarak kabızlık ve ishalle seyreden tipleri olarak üç gruba ayırırlar. Her üç tipte eşit oranda görülür. IBS tipinin saptanması tedavinin doğru uygulanması açısından önemlidir.

NE ZAMAN DOKTORA GİTMELİSİNİZ?

Yukarıda bahsedilen yakınmalarınız var ve bunlar tekrarlayıcı ise siz irritabl bağırsak hastalığı adı verilen gerçek ve tedavi edilebilir bir tıbbi durumla karşı karşıyasınız. Bu durumda şikayetlerinizin değerlendirilmesi için bir doktora başvurmalısınız.

NASIL TANI KONUR?

Önemli olan benzer yakınmalara neden olabilen bazı ciddi durumların ayırımı ve tanısıdır. Yani bu yakınmalara neden olabilecek diğer durumların olmadığı gösterilmelidir. Dışkılamayla beraber kanama, kilo kaybı, tekrarlayan ateş, kansızlık, şiddetli kronik ishal, ailede kanser öyküsü olması önemlidir. Bu bulgular ya da şüpheli bir durum varsa doktorunuz sizden kolonoskopi (kalın bağırsağın incelenmesi) isteyebilir. Ailesinde kalın bağırsak kanseri olanların ve 50 yaşını geçmiş tüm hastaların tarama amaçlı mutlaka kolonoskopi yaptırmaları önerilmektedir.

NASIL TEDAVİ EDİLİR?

Stresin önlenmesi; Hastaların İBH’ nın yaşamı tehdit edici veya ciddi bir sorun olmadığının anlamaları heyecan ve stresi azaltacaktır. Stresin azaltılması, davranış tedavilerinin kullanılması, gevşeme metotları ve ağrıyla başa çıkma yöntemlerinin kullanılması bazı kişilerde bulguları azaltabilir.

Düzenli egzersizin bazı hastalarda olumlu etkisi gösterilmiştir. Bulguları tetikleyen bazı yiyecek veya faktörleri saptayabilmek için bir günlük kullanımı yararlı olacaktır.

Yaşam tarzı değişiklikleri, diyet; İlaç kullanımından önce yaşam tarzında, diyette yapılacak bazı değişiklikler IBS tedavisinde çok daha yararlı olabilir.

Neler yapılmalıdır?

  • Gaz yapıcı baklagiller, soğan, brokoli, lahana gibi gıdalardan uzak durun ya da azaltın.
  • Hızlı ve aşırı yemekten kaçının.
  • Gaz içeren içecekler (kola, gazoz, soda) uzak durulmalıdır. Bu içecekler gaz oluşturabilir ve ağrıya neden olabilirler. Sakız çiğnenmesi de önemli miktarda hava yutulmasına neden olur.
  • Çok miktarda tatlandırıcı kullanmak aşırı gaz, şişkinlik, kramp ve ishale neden olabilir.
  • IBS hastalarının %40’ından fazlasında süt içindeki laktoza karşı intolerans görülür. Bu durumda süt ve süt ürünlerinden uzak durulmalıdır.
  • Buğday kepeği ve diğer liflerin daha fazla tüketilmesi yakınmalarınızı azaltacaktır.
  • Diyet alışkanlıklarınızda değişiklik yapıyorsanız vücudunuzun buna alışabilmesi için yavaş geçiş yapın.
  • Çok fazla miktarda, çok yağlı, kızartılmış gıdalardan uzak durun. Kafein, alkol ağrı ya da ishale neden olabilir.
  • Bazı meyvelerde bulunan früktoz bağırsaktan tam olarak emilmez, ağrı ve ishale neden olabilir. Turunçgillerin suları, keten tohumu dışkıyı yumuşatır ve ağrıları azaltır. Selüloz gibi suda çözünmeyen lifler, mısır gevreği ve kepek su emerek ishal oluşumunu azaltabilir. Ancak çok fazla tüketilmesi bazen rahatsızlık oluşturabilir.

İLAÇ TEDAVİSİ

Hastalığın oluşumu itibarıyla bu hastalığa özgü bir ilaç yoktur. Ancak hastanın şikayetlerini azaltacak bazı ilaçlar kullanılabilmektedir. Kabızlığı olan hastalarda kabızlığı önleyici ilaçlar kullanılabilir. Eğer ishal varsa doktorunuz size bağırsak hareketlerini azaltıcı ilaçlar verebilir. Karın ağrılı hastalarda spazm önleyici ajanlar bir miktar etkili olabilmektedir. Antidepressif ilaçların bazı hastalarda yararı olabilir. İBH tanısı kesin konmuş bir hastada cerrahi tedavinin endikasyonu yoktur ve önerilmez.

Detay...

KADIN CİNSEL FONKSİYON BOZUKLUĞU

Seksüel disfonksiyon veya cinsel işlev bozukluğu hem kadın hem erkekleri yoğun olarak etkileyen bir problemdir.Dünya Sağlık Örgütü'nün tanımına göre cinsel sağlık; kişilik, iletişim ve aşkı arttıran yollarla cinsel varoluşun bedensel, duygusal, entellektüel ve sosyal yönlerinin bir bütünleşmesidir.

Cinsellikle ilgili sorunlar bu bütünlüğün bozulmasına yol açarak, bireylerin ruhsal ve sosyal sorunlar yaşamasına sebep olur.

Cinsel ilişki; iki insanın biyolojik, ruhsal ve sosyal yönleriyle yaşadıkları birleşmedir. Bu birleşmenin belirli bir tek şekli ve kuralı olmadığı gibi taraflar birbirine ve çevreye zarar vermedikleri ve doyuma ulaştıkları sürece nasıl ve ne kadar cinsel aktivite de bulanacaklarına kendileri karar verir.

Bu yazıda kadınlarda görülen cinsel işlev bozukluklarının nedenleri, belirtileri, tanı ve tedavisiyle ilgili merak edilen sorulara cevap bulacaksınız.

KADINDA CİNSEL AKTİVİTE NASIL GERÇEKLEŞİR?

Kadında fiziksel ve psikolojik uyarılma sonucu beyindeki bazı merkezler harekete geçer. Beyinden klitoris (bızır) ve diğer cinsel organlara gelen emir sonucu alınan uyarı cinsel tepkiye dönüşür. Yani kadın cinsel ilişkiye beyniyle katılır ve bunun için psikolojik hazırlığı da büyük önem taşır.

Cinsel aktivite 4 aşamada gerçekleşir:

  1. Cinsel İstek Fazı (Libido)
  2. Cinsel Uyarılma Fazı
  3. Orgazm Fazı
  4. Rezolüsyon (Çözülme/Gevşeme) Fazı

Her bir fazda çeşitli değişiklikler olur ve cinsel aktivite tamamlanır.

CİNSEL İSTEK FAZI (LİBİDO)

Cinsel isteğin oluştuğu safhadır. Karşı cinse psikolojik ilgi ve istek oluşur. Kadın bir yandan geçmiş cinsel deneyimleri ve fantezilerle psikolojik uyarı sağlar. Bu faz birkaç dakikadan, birkaç saate kadar sürebilir.

UYARILMA FAZI

Fiziksel ve psikolojik uyarılma söz konusudur. Kadın uyarıldığında vajina (hazne) ve diğer cinsel organlarda kan dolaşımı artar ve vajina ıslanır. Vajinanın 1/3 alt kısmı daralırken 2/3'lük alt kısmı uzar ve genişler. Uterus (rahim) yukarı yükselir. Vajina ve uterustaki bu değişikliğin spermin geçişini kolaylaştırdığı düşünülmektedir. Klitoris, erkekteki penise benzer şekilde sertleşir. Göğüsler genişler ve meme ucu sertleşir. Kalp hızı ve kan basıncı artar, kaslar daha duyarlı hale gelir. Sinir sisteminin etkisiyle damarların genişlemesine bağlı olarak yanak, boyun, göğüs ve karın üst bölgesinde kızarıklıklar oluşur. Cinsel salgılarda, nabız ve tansiyonda artış olur. Solunum hızlanır, kaslar gerilir.

ORGAZM FAZI

Orgazm cinsel heyecanın en üst düzeyidir. Fiziksel livarının yanı sıra erotik düşüncelerde orgazma ulaşmayı kolaylaştırır.

Kas ve sinirlerde oluşan ani gerilim boşalır ve ardından tüm vücudu saran bir dizi kasılma nöbeti oluşur. Klitoris, vajina, uterus, anüs ve alt karın kaslarında kuvvetli kasılmalar olur. Cinsel bölgedeki kasların yanı sıra sırt, yüz, boyun ve bacak kaslarınıda içine alan bu ritmik kasılmaların sayısı 5–12 arasında değişir. Ortalama orgazm süresi 19 saniyedir. Cinsel aktivite boyunca giderek artan solunum, kalp hızı ve kan basıncının en yüksek olduğu aşama, orgazm fazıdır.

REZOLÜSYON (ÇÖZÜLME/GEVŞEME) FAZI

Yoğun bir terlemenin ardından vücut cinsel aktiviteden önceki haline döner. Cinsel organlara dolan kan hızla boşalır, salgılar azalır, klitoris normal şekline ve uterus normal pozisyonuna geri döner. Meme başlarındaki sertleşme kaybolur ve göğüsler küçülür. Cinsel kızarıklıklar geçer, kalp solunum ve kan basıncı normalleşir. Gevşeme ve rahatlama nedeniyle mutluluk hissi oluşur.

Yeterli ve sürekli cinsel uyarının sağlanması halinde kadınlar üst üste defalarca orgazm olabilirler.

Her cinsel ilişki orgazmla sonuçlanmayabilir. Cinsel aktivitede başarının göstergesi, orgazma ulaşmadan öte cinsel doyumun sağlanmasıdır. Ortam koşullarının uygunluğu, iyi bir partner, yeterli fiziksel ve psikolojik uyarılma ve kendine güven cinsel aktivitede başarının vazgeçilmez koşullarıdır.

KADIN CİNSEL İŞLEV BOZUKLUĞU NEDİR?

  • Kadında cinsel işlev bozukluğu:
  • Cinsel istek bozuklukları (hipoaktif cinsel istek, tiksinti),
  • Uyarılma bozuklukları,
  • Sübjektif cinsel uyarılma bozukluğu,
  • Genital uyarılma bozukluğu,
  • Kombine uyarılma bozukluğu,
  • Persistan uyarılma bozukluğu,
  • Orgazm bozuklukları,
  • Ağrılı Cinsel İlişki (Disparoni),
  • Vajinismus,
  • Cinsel aversiyon (tiksinti) bozuklukları,
  • Non-koitalgenital ağrı bozukluğu şeklinde sınıflandırılır.

CİNSEL İSTEK BOZUKLUKLARI

Cinsel isteğin azlığı/yokluğu hatta cinsellikten tiksinme şeklinde görülebilir. Organik ve psikolojik nedenlerle oluşabilir. Cinsel aktiviteye veya fantezilere karşı isteksizlik/ilgisizlik vardır.

Cinsel isteksizlik kadınlarda daha sık görülmektedir. Yapılan çalışmalar erkeklerdeki cinsel isteksizliğin % 15, kadınlardaki oranın ise % 35'e vardığını göstermiştir. Kadın, hayatı boyunca hiç tatmin olmamıştır ya da cinselliğe olan ilgisi sonradan azalmıştır. Bu problemi yaşayan kadınlar çok zor ve nadiren orgazm olurlar.

Cinsel isteksizliğin nedenleri arasında; cinsel organlara veya hormonal dengeye ait bozukluklar, bazı ilaçlar, olumsuz cinsel deneyimler, kendine güvensizlik, partnerle cinsellik dışında olumlu paylaşım yaşayamama yoğun stres ve depresyon sayılabilir.

Cinsel tiksintiler ise cinsel aktiviteye, cinsel organlara ya da sıvılara karşı olabilir. Sebepleri arasında çocukluktaki gelişme dönemlerine ait takıntılar, yanlış-yetersiz cinsel bilgiler, tecavüze veya travmaya maruz kalma, partnerin uygunsuz ve taciz edici yaklaşımları, cinselliğe karşı korku ve endişe sayılabilir.

Çiftler birbirlerine cinsel istek ve tercihlerini iletebilmeli, sabırlı ve anlayışlı olmalı, cinsellik dışında da uyumlu bir birliktelik sağlanmalı yani aynı zamanda iki iyi arkadaş olmalıdırlar. İstek bozukluğunun devam etmesi halinde sağlık ekibine başvurmalı ve tıbbi yardım alınmalıdır.

CİNSEL UYARI BOZUKLUKLARI

Uyarılma bozukluğu yaşayan kadınlarda ön sevişme ve cinsel ilişki boyunca zevk almaya yetecek kadar uyarı oluşmaz. Uyarılamama nedeniyle gerekli biyolojik dengeler sağlanamaz ve klitoris sertleşmesi, vajina ıslaklığı, cinsel haz ve orgazm zorlaşır. Kadınlar bu şekilde de ilişkiye girebilir, fakat vajinal ıslaklık yeterli olmadığı için tahriş sonucu ağrı ve yanma meydana gelir. Sebepler arasında sistemik hastalıklar (diyabet gibi), hormonal problemler, menopoz, ilaç kullanımı, cerrahi girişimler sonucu ortaya çıkabilen sinir zedelenmeleri ve partnere ya da sekse karşı isteksizlik sayılabilir.

CİNSEL AĞRI BOZUKLUKLARI

Tıp dilinde "disparoni " olarak tanımlanır ve cinsel ilişki sırasında ağrı duyulması anlamama gelir. Kadınlarda cinsel organlara yönelik cerrahi girişimlerden sonra % 30 oranında ağrı bozukluğu gelişmekte ve bu şikayetle kliniğe başvuran kadınların % 40' ında üreme organlarına ait tıbbi problem saptanmakladır. Partnerle ilişkide uyumsuzluk da psikolojik kökenli ağrı bozukluğuna neden olabilmekledir.

Ağrı bozukluğu ile kliniğe başvuran kadınların yarısında, vajinismusa da rastlanmaktadır. Vajinismus, vajinanın 1/3 dış kısmının cinsel ilişki aşamasında istemsiz olarak kasılması ve penisin girişine engel olmasıdır. Travma, tecavüz ve geçirilen cerrahi girişimler sonucu gelişebilir. Bunun dışında kızlık zarı kalıntıları, doğum sırasında açılan ve dikiş atılan bölgede oluşan dokular cinsel organlara ve cinsel salgı bezlerine ait iltihaplı hastalıklar ve menopozdaki vajinal değişiklikler nedeniyle de oluşabilir.

Vajinismus sıklıkla psikolojik nedenlerle veya yetiştirilme koşullarına bağlı olarak da karşımıza çıkmaktadır. Anne-Baba ilişkilerinin bozuk oluşu, annenin fazla pasif, babanın tehditkar veya saldırgan oluşu, ilk ilişkide çok ağrı çekileceğinin anlatılması, cinselliğin kadın açısından kötü bir şey veya sırf katlanılması gereken bir görev olarak gösterilmesi, vajinaya zarar geleceği endişesi, kendine güvensizlik ve suçluluk duygusu vajinismusa yol açan etkenlerdendir. Tıbbi tedavi, psikoterapi ve cinsel terapi görülmesini gerektirir.

ORGAZM BOZUKLUĞU

Hiç orgazm olamama veya orgazma zor/nadiren ulaşma şeklinde görülen bir problemdir. Başta vajinismus olmak üzere çeşitli tıbbi ve psikolojik nedenleri vardır.

Kimi kadınlar vajinal yolla orgazm olamasa da klitorisin uyarılması sonucu orgazma ulaşabilirler. Bu durum bir orgazm bozukluğu değildir. Kadının orgazma ulaşabilmesinde yeterli uyarılma ve ön sevişime ile cinsel aktivitenin süresi önem taşır. Kimi zaman kadında organik veya psikolojik bir sorun olmadığı halde partnerin erken boşalma gibi cinsel sorunları nedeniyle de ilişki orgazmla sonuçlanmayabilir.

KADINLARDA CİNSEL İŞLEV BOZUKLUĞU GÖRÜLME SIKLIĞI

Cinsel işlevler ve işlev bozuklukları konusundaki çalışmalar, geçmişte ağırlıklı olarak erkekler hakkında yapılmıştır. Fakat son yıllarda kadının cinsel aktivitedeki rolü, cinsel aktivite sırasında kadınlarda meydana gelen fizyolojik değişiklikler ve işlev bozuklukları konusunda yoğun olarak araştırmalar başlamıştır.

Geniş gruplarla yapılan çalışmalarda, kadınların yoğun bir şekilde cinsel işlev bozukluğu yaşadıkları saptanmıştır. Örneğin; Amerika'da cinsel işlev bozukluğu erkeklerde % 31 iken kadınlarda % 43 oranında bulunmuştur. Bu % 43'lük oranın yaklaşık 40 milyon kadını kapsadığı ve bu grubun yüzde 10' dan az bir kısmının tedavi için başvurduğu belirlenmiştir.

Türkiye'de henüz bu boyutta bir çalışma yapılmamış olmakla birlikte, diyabetik hastalarda yapılan bir çalışmada % 77 oranında cinsel istek bozukluğu, % 49 oranında orgazm bozukluğu olduğu görülmüştür.

KADINLARDA CİNSEL İŞLEV BOZUKLUĞUNUN SEBEPLERİ

Cinsel işlev bozukluğu çeşitli organik ve psikolojik nedenlerle oluşabilir. Kadının cinsel aktivitedeki rolü ve kadındaki cinsel işlev bozukluğu, yıllarca erkekteki kadar yoğun biçimde araştırılmamış ve sorunun sadece psikolojik kaynaklı olduğuna inanılmıştır. Fakat son yıllarda yapılan araştırmalar, problemin organik boyutunun da büyüklüğünü gözler önüne sermiştir.

ORGANİK NEDENLER

Sistematik hastalıklar ve vasküler (damarsal) nedenler. Diabet (Şeker hastalığı), kalp hastalığı, hipertansiyon, yüksek kolesterol düzeyleri gibi çeşitli sistemik problemler, ateroskleroz (damar sertliği) gibi damar yapısına ait sorunlar ve sigara alışkanlığı gibi nedenlerle cinsel organlara kan akımı bozulabilir. Normal cinsel uyarının olabilmesi için cinsel organların damar bütünlüğü tam olmalıdır.

Damar sertliği olan kadınlar üzerinde yapılan çalışmalarda klitoris ve vajinadaki azalmış kan dolaşımının cinsel uyarılmada bozulmaya yol açtığı ve bu hastalarda gecikmiş vajinal genişleme, azalmış vajinal kayganlık, ağrılı veya rahatsız edici cinsel ilişki, azalmış vajinal duyarlılık ve azalmış klitoral orgazm tespit edilmiştir.

Damar sertliği dışında pelvik damar yatağının (leğen kemiği içindeki damar yapısı) kunt perineal travma (cinsel organların olduğu bölgeye kesici olmayan darbe) veya pelvis (leğen kemiği) kırıkları ile yaralanması, klitoral ve vajinal kan akımının azalmasına neden olabilmektedir.Üremi, böbrek yetmezliği ve diyalizin cinsel işlev bozukluğuna neden olabildiği görülmüştür.

Diyabet, gerek cinsel organlardaki damar yapısı ve kan dolaşımı, gerek sinirlerde meydana getirdiği sorunlar nedeniyle cinsel işlev bozukluğuna yol açmaktadır. İstanbul Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı tarafından, şeker hastalığı bulunan 75 kadına cinsel işlev sorgulaması yapılmış ve elde edilen veriler, herhangi bir hastalığı olmayan normal cinsel aktiviteye sahip 30 kadınla karşılaştırılmıştır. Sonuçlarda diyabetik kadınlarda cinsel işlevin normal kadınlara göre belirli derecede bozulduğu, başta cinsel arzuda azalma olmak üzere klitoral duyarlılıkta azalma, orgazm güçlüğü, vajinal rahatsızlık hissi ve vajinal kuruluk gibi sorunları yüksek oranlarda yaşadıkları belirlenmiştir.

Bireyin enerjisini ve öz bakım gücünü azaltan kronik hastalıklar ve yaşamında değişikliğe yol açan ağır sağlık sorunları da cinsel işlev bozukluğuna neden olabilmektedir.

NÖROLOJİK NEDENLER

Nörolojik hastalıklar veya çeşitli nedenlerle, diyabet, travma, cerrahi girişim gibi sinir zedelenmeleri sonucunda beyinden cinsel organlara giden mesaj engellenir. Omurilik yaralanmaları, epilepsi (sara), multiplskleroz, serebrovasküler (beyin damarlarına ait) hastalıklar, Alzheimer ve Parkinson hastalığı, sinir sistemine ait enfeksiyonlar nedeniyle cinsel işlev bozukluğu oluşabilir.

Histerektomi (rahmin alınması) üreme organlarına ait cerrahi girişimler ile mesane ve bağırsağa yönelik operasyonlar sırasında oluşabilen sinir zedelenmeleri de cinsel işlev bozukluğuna yol açabilmektedir.

HORMONAL NEDENLER

Üreme organlarının gelişmesini ve cinsel aktivitenin çeşitli aşamalarının gerçekleşmesini sağlayan hormonların, kandaki düzeyleri azaldığında cinsel işlev bozukluğuna rastlanabilir. Özellikle oferektomi (yumurtalıkların alınması) sonrasında kadınlar bu problemi yoğun olarak yaşamaktadırlar.

CERRAHİ GİRİŞİMLER

Üreme organlarına ait çeşitli cerrahi girişimler sinir zedelenmesine yol açabilmenin yanı sıra, hormonal dengeyi bozabilmekte ve vücutta meydana getirdiği değişiklikler nedeniyle de cinsel işlev bozukluğuna sebep olabilmektedir.

Özellikle mastektomi (memenin alınması) veya mesane ve bağırsağa yönelik operasyonlarda açılan ostomiler (mesane veya bağırsağın karın bölgesinde oluşturulan bir açıklıktan boşalması) nedeniyle, kadının bedenini algılayışı bozulabilmekte ve cinsel yaşamı da bundan etkilenmektedir.

TEDAVİ VE İLAÇLAR

Çeşitli tedavi yöntemleri, bazı ilaçlar ve madde kullanım alışkanlıkları cinsel yaşamı çeşitli yönlerden etkiler. Kalp hastalıkları, hipertansiyon, depresyon, hormonal problemler, kanser ve mide şikayetlerinin tedavisinde kullanılan kimi ilaçlarla bazı idrar söktürücüler cinsel işlevlerinin bozulmasına yol açabilmektedir. İlacın dozu tedaviyi aksatmayacak biçimde azaltılabilir, daha az yan etkisi olan bir ilaçla değiştirilebilir veya bunların mümkün olmadığı hallerde cinsel işlevleri düzenleyici yöntemler tedaviye eklenebilir.

İLERİ YAŞ

Yaş arttıkça klitoris ve vajinadaki düz / bağ doku oranı, bağ doku lehine artar. Bunun sonucunda klitoristeki sertleşme ve vajinadaki genişleme yeteneği bozulur.

MENOPOZ

Menopozla birlikte azalan östrojen ve androjen hormonlarına bağlı olarak, vajinanın boyutlarında küçülme ve ıslaklığında azalma sonucu cinsel ilişki sırasında ağrı oluşumu ve sekse olan ilgi azalma gözlenir.

PSİKOLOJİK NEDENLER?

Çocukluk çağı yetiştirilme tarzı ve bu dönemde kazanılan çeşitli yaşam deneyimleri, alışkanlık ve takıntılar bireyin hayatının sonraki aşamalarını da etkiler.

Bozuk aile ilişkileri içinde, yanlış yetersiz cinsel bilgilerle büyüyen yada çocuklukta cinsel travma yaşayan bireylerde, cinsel işlev bozukluğuna yatkınlık oluşur. Hayatın ileri evrelerinde yaşanan cinsel başarısızlıklar, depresyon, aldatılma, hamilelik ve doğum sonrası ruhsal problemler, organik hastalıklara tepki, yaşlanma, partnerdeki cinsel problemler ve cinsel şiddete maruz kalma gibi nedenlerle cinsel işlev bozukluğu başlar. Çiftler arasındaki çekiciliğin kaybolması, ilişkinin bozulması, kendine güvensizlik, cinsellikten ve başarısızlıktan korkma, cinsellik hakkında kalıplaşmış yanlış düşünceler, yetersiz ön sevişme ve psikiyatrik rahatsızlıklar sorunun çözülmesini zorlaştırır.

Özellikle sonradan edinilmiş orgazm bozukluklarında, organik nedenlere psikolojik kökenli sorunlar da eşlik edebilir. Çeşitli psikolojik faktörler arasında partnere karşı ilgi kaybı veya partner tarafından reddedilme korkusu, vajinaya zarar gelebileceği endişesi ve suçluluk duygusu ön plana çıkmakladır.

CİNSEL İŞLEV BOZUKLUĞUNUN BELİRTİLERİ

Cinsel işlev bozukluğu yaşayan kadınlarda en sık görülen şikayetler şunlardır.

  1. Cinsel isteğin ve sekse duyulan ilginin çok az olması ya da hiç olmaması,
  2. Cinsel aktivite sırasında uyarılmanın gerçekleşmemesi,
  3. Cinsel aktivite sırasında vajina içerisindeki kayganlığın çok az olması ya da hiç olmaması,
  4. Cinsel organlarda hissizlik,
  5. Zor veya hiç orgazm olamama,
  6. Cinsel aktivite sırasında ağrı ve rahatsızlık olmasıdır.

CİNSEL İŞLEV BOZUKLUĞU OLUP OLMADIĞI NASIL ANLAŞILIR?

Cinsel işlev bozukluğu, ancak yapılan muayene ve testlerle teşhis edilebilir. Bu yüzden, bu alanda uzmanlaşmış sağlık ekibine başvurarak problemi anlatmak ve tedavi arayışına girmek en doğrusudur. Teşhis ve tedaviyi etkilememek için sorun açıkça anlatılmalı ve hiçbir bilgi saklanmamalıdır. Hastadan edinilen bilgiler ve fizik muayene ile teşhis konabilse de, bazı testler yapılması gerekebilir.

İLK AŞAMADA YAPILAN TEMEL TEST VE TETKİKLER

Cinsel işlev bozukluğu şikayeti ile başvuran hastaya tam fizik muayene ve psikososyal değerlendirme yapıldıktan sonra, uluslararası ortak kullanılan şikayetlere yönelik cinsel işlev sorgulaması ve sonraki aşamada tanı amaçlı çalışmalar yapılır.

İdrar ve tam kan tahlili (kan şekeri, kreatinin, kolestrol, trigliserid, karaciğer enzimleri gibi), hormon düzeyleri ( FSH. LH, Östradiol, Testosteron gibi) başvurulan ilk tetkiklerdir.

SONRAKİ AŞAMADA YAPILAN TETKİKLER

  1. Doppler Ultrasonografi: Ses dalgalarını içeren bu yöntem yardımıyla cinsel organlardaki kan damarlarının haritası çıkarılır ve bu bölgedeki belli noktalardan kan akım hızı ölçülür. Özellikle damarsal nedenlere bağlı cinsel işlev bozukluğunun tanısında kullanılır.
  2. Bioteziometre: Klitoris gibi cinsel noktalara ve cinsel bölge dışındaki bazı noktalara uyarı verilerek duysal tepkiler incelenir. Cinsel organlardaki sinirsel uyarı düzeyini değerlendirmede kullanılır.
  3. Vajinal pH ölçümü: pH metre denilen özel göstergeler yardımıyla vajina sıvısı içindeki asit düzeyi saptanır.
  4. Vajinal kompliyans ölçümü: Vajina volümü (hacmi) ile duvar direnci arasındaki ilişki değerlendirilir.
  5. Vajinal ısı ölçümü: Kan akımı ile artan ısı kan akımının dolaylı bir göstergesi olarak kabul edilir.

NASIL TEDAVİ EDİLİR?

Sebebe ve hastanın genel durumuna göre belirlenen ilaç veya vakum gibi cihazlı terapilerden, psikoterapiye kadar uzanan bir tedavi yelpazesi vardır. Yeni tedavi yöntemleri üzerinde çalışmalar sürmektedir.

HORMON VE İLAÇ TEDAVİSİ

Eksilen östrojeni (dişilik hormonu) dışarıdan tamamlama tedavisidir. Özellikle menopoza girmiş kadınlarda, bu tedavi ile vajinal kan dolaşımı ve buna bağlı olarak vajinal ıslaklık artar. Böylece ilişki esnasında oluşan ağrı ve yanma hissi azalır. Ayrıca bu tedavinin klitoral duyarlılığı sağlayıp cinsel arzuyu arttırdığı düşünülmektedir. Vajina içine direkt uygulanan östrojen içerikli krem ve jeller de vardır.

  • Testosteron: Menopozda östrojen replasman tedavisiyle birlikte ve özellikle testosteron seviyesi düşük kadınlarda kullanılabilir. Klitoral duyarlılığı, vajinal ıslaklığı, sekse olan ilgiyi ve uyarılmayı arttırır. Karın bölgesine yapıştırılan bant formları vardır.
  • Prostoglandin El: Damar genişletici etkisi ile klitoris ve vajinada kan dolaşımını arttıracağı düşünülmekte ve krem formuna yönelik klinik çalışmalar sürmektedir. Alprostadil Prostoglandin El 'in bir başka biçimidir. Klitoral kan dolaşımını, vajinal ıslaklığı ve uyarılmayı arttıran krem formları üzerinde klinik çalışmalar sürmektedir.
  • Fentolamin: Direkt yada alfa adrenerjik blokaj yoluyla düz kas gevşemesini sağladığı ve buna bağlı olarak klitoral sertleşme, vajinal genişleme ve ıslaklığı arttırdığı düşünülmektedir.
  • Apomorfin: Erkekte merkezi sinir sisteminde ( hipotalamusun sup-raoptik bölgesindeki çekirdekte) etki göstererek ereksiyonu sağladığı bilinmektedir. Kadında cinsel organların seksüel cevabını düzenleyici olarak etki gösterdiği düşünülmektedir. Ancak henüz klinik kullanımı başlamamıştır.
  • Sildenafil, Vardenafil, Tadalafil: Erkek cinsel işlevleri üzerindeki etkisi fark edildikten sonra, bu alanda oldukça popüler olan sildenafil halen yoğun olarak kullanılmaktadır.

Sildenajil etkisini Tip 5 Fosfodiesteraz denen bir enzimin etkisini engelleyerek gösterir. Bunun sonucunda tıpkı peniste yaptığı gibi vajina düz kasında gevşetici etki yapar damarlarda genişlemeye yol açarak cinsel organdaki kan dolaşımını arttırır. Böylece cinsel yanıt ve orgazma ulaşmayı kolaylaştırır.

Yakın zamana dek, sadece erkeklerdeki, cinsel aktiviteye etkisiyle gündemde olan Sildenafıl' in, kadınlarda da benzer mekanizmalarla etkili olduğu saptanmıştır. Eldeki araştırma sonuçlarına bakıldığında hastaların cinsel organlarındaki his kaybı, orgazma ulaşmada zorluk, vajinal ıslaklıkta azalma veya hiç ıslanmama, seksüel isteğin azlığı/yokluğu, cinsel aktivite sırasında ağrı ve rahatsızlık gibi sorunlarında düzelme sağlandığı görülmektedir.

İlaç alımını takip eden 24 saat içinde tansiyonda düşme, baş ağrısı, ateş, basması, mide bağırsak problemleri ve görme bozuklukları gibi geçici yan etkiler görülebilir. Nitrat içeren ilaçları kullanan hastalar Sildenafil almamalı ve tedaviye başlamada önce mutlaka doktor kontrolünden geçmelidir.

KLİTORAL VAKUM CİHAZI

Cinsel organlardaki kan dolaşımının yetersizliğine bağlı cinsel işlev bozukluğunu tedavi etmek amacıyla tasarlanan klitoral vakum cihazı, klitoristeki kan dolaşımını ve düz kas oranını arttırmada yarar sağlar. Vücuda girmeden klitoriste yumuşak bir vakum etkisi oluşturur ve duyarlılığı, vajinal ıslaklığı orgazmı yani genel anlamda doyumu arttırır.

Cihaz kullanım sırasında klitorisin üzerine yerleştirilen huni şeklinde, tek kullanımlık, küçük, yumuşak bir plastik vakum başlığı ile avuç büyüklüğünde ve pille çalışan bir vakumdan oluşur. Çalıştırıldığında vakum pompası, kanı klitoris içine çeker ve burada kan dolaşımını arttırarak cinsel uyarılmaya yardımcı olur.

Cinsel işlev bozukluğu olan kadınlarda cihazın kullanımı sonrasında seksüel duyarlılıkta % 100' e, doyumda % 80' e ve vajinal ıslaklıkta % 73' e varan artış bildirilmiştir.

TRANSKUTANÖZ SİNİR UYARISI (TENS )

Uyarılma ve orgazm sorunu olan kadınlarda kullanılmakladır. 10x8 cm boyutlarında 2 adet elektrodu olan taşınabilir pille çalışan bir alettir. (-) elektrot ayak bileğinin iç tarafına, (+) elektrot diğerinin 15 cm yukarısına yapıştırılarak 10 Hz hızında, 30 m A şiddetinde her gün 1 saat uygulanır. Hasta günün herhangi bir saatinde uygulayabilir.

TENS, genital organlara giden sinirleri dolaylı yoldan uyararak ve omurilikteki genital organlara giden sinirlerin refleks mekanizmalarını düzenleyerek etkisini göstermektedir. Bu etki ile vajinal ıslanmada artış, vajina ve klitoriste (bızır) genişleme meydana gelir. Bu sayede uyarılma, ıslanmada ve orgazm şiddetinde artış olur.

TENS' nın herhangi bir yan etkisi saptanmamıştır.

PSİKOLOJİK DANIŞMA

Cinsel işlev bozukluğu yaşayan hastalarda ve yanı sıra partnerlerinde çeşitli psiko-sosyal sorunlar da görülebilir. Bu psiko-sosyal sorunlar cinsel işlev bozukluğunda kimi zaman sebep, kimi zaman da sonuç olarak karşımıza çıkar.Cinsel yaşamdaki aksaklıklar çiftler arasında sürtüşmelere ve ilişkilerin bozulmasına yol açabilir. Cinsel işlev bozulduğuyla başvuran çiftlerde psikolojik ve sosyal sorgulama sonucunda psikoterapi ve cinsel terapi uygulanması gerekebilir. Psikolojik danışıma ve terapi desteği, problemin tanımlanması ve çözümünde yardımcı olmasının yanı sıra hastaya ve partnere sorunla baş edebilmede katkı sağlanması açısından çok önemlidir.

SONUÇ

Cinsel aktiviteyi başlatma, sürdürme ve doyumla sonlandırmaya engel olan her türlü sorunda mutlaka çekinmeden bu konuda uzmanlaşmış sağlık ekibine başvurulmalı, doğru ve ayrıntılı bilgi alınarak gerekirse tedaviye başlanmalıdır.

Cinsel işlev bozukluğunun sebep ve tedavisine yönelik araştırmalar hızla sürmekte, eldeki bilgi ve yöntemlere yenileri eklenmelidir. Cinselliğin çiftlerin güç ve enerji harcayarak birlikte oluşturdukları bir aktivite olduğu ve bunun getirdiği doyumu yaşamanın da her iki tarafın eşit ölçüde hakkı olduğu unutulmamalıdır.

*Türk Androloji Derneği sitesinden alınmıştır. (www.androloji.org.tr)

Detay...

KOAH

“ Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı” isminin baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır. KRONİK kelimesi, uzun süredir devam eden ve edecek olan (müzmin) anlamındadır.

OBSTRÜKTİF kelimesi tıkayıcı anlamındadır. Akciğer içindeki nefes borularının yani bronşların tıkandığını ifade eder.

KOAH NEDENLERİ

Sigara, hastalığın en önemli nedenidir. Meslek nedeniyle solunan zararlı gazlar, tozlar ile ısınmak ve yemek pişirmek amacıyla odun, çalı, çırpı, tezeğin yakılması sonucu oluşan dumanın solunması diğer önemli nedenlerdir.

Sigara içen her 5 kişiden birinde KOAH gelişmektedir. KOAH’ da akciğerlerde meydana gelen hasar ve nefes borularındaki daralma uzun sürede ortaya çıkar. Hastalık kalıcıdır ve ilerleyicidir. Sigaraya erken yaşta başlayanlarda hastalık 30’lu yaşlardan sonra görülmeye başlar. Hastalık belirtileri sinsi olduğu için genellikle ilk KOAH teşhisi 40 yaşından sonra konur. Sigaranın bırakılması ile hastalığın ilerlemesi yavaşlar. Sigara bırakılmaz ise hastalık hızla ilerler.

KOAH BELİRTİLERİ NELERDİR ?

Hastalığın en önemli üç belirtisi vardır.

  • Öksürük
  • Balgam çıkarma
  • Nefes darlığı

Hastalığın ilk yıllarında yalnızca sabahları öksürük ve az miktarda balgam çıkarma olur. Bu dönemde belirtiler genellikle önemsenmez ve sigara içmenin doğal bir sonucu olarak kabul edilir. Hastalar sigara içmeye devam ederlerse hastalık ilerler, öksürükler şiddetlenir, balgam miktarı artar ve günün her saatinde balgam çıkarmaya başlarlar.

Daha sonra nefes darlığı şikayeti ortaya çıkar. Nefes darlığı hastalığın erken dönemlerinde hızlı yürüme, merdiven çıkma veya koşma gibi eforlarda görülür. Hastalığın ileri dönemlerinde istirahatte dahi nefes darlığı oluşur. Hastaların şikayetleri, kış aylarında, özellikle hava kirliliğinin yoğun olduğu dönemlerde ve üst solunum yolu enfeksiyonları (nezle, grip) sonrasında artış gösterir.

KOAH’ da sadece akciğerlere yönelik belirtiler ortaya çıkmaz. Ağır KOAH hastalarında, kalp yetmezliği ve dolaşım bozuklukları başta olmak üzere birçok organda rahatsızlıklar görülür.

MUTLAKA SOLUNUM TESTİ (SOLUNUM FONKSİYON TESTİ) YAPTIRIN

KOAH tanısı nefes borularındaki darlığı ölçmeye yönelik solunum testi yapılarak konur. Solunum testi kolay ve kısa sürede yapılabilen bir testtir. Solunum testi; bilgisayara bağlı bir tüpün içine mümkün olduğunca kuvvetli nefes alıp vermek ile yapılır. Böylece nefes borularında tıkanma olup olmadığı ve tıkanma varsa şiddeti belirlenir.

KOAH İLE DAHA RAHAT YAŞAMAK İÇİN NELER YAPABİLİRSİNİZ ?

  • Sigarayı bırakın.
  • Sigara bırakma polikliniklerinden yardım alabilirsiniz.
  • Soluduğunuz havaya dikkat edin.
  • İlaçlarınızı düzenli kullanın.
  • KOAH ilaçlarının çoğu nefes yoluyla kullanılır. Bu ilaçlar, çalışma prensipleri ve şekilleri birbirinden farklı olan cihazlar yardımı ile uygulanır. Tedavinin başarılı olması için bu cihazların hata yapmadan doğru teknikle kullanılmaları gerekir. Cihazınızın doğru kullanımını öğrendiğinizden emin olun.
  • Koruyucu aşılarınızı unutmayın.
  • Mevsimsel grip aşısını ve doktorunuzun önerisi ile zatürre aşısını yaptırın.
  • Bol sıvı alın.
  • Beslenmenize ve kilo kontrolüne dikkat edin.
  • Dengeli ve sağlıklı beslenme kurallarına göre yaşamaya özen gösterin.
  • Nefes darlığınız şiddetli ise daha çok sıvı gıdalar almak üzere, az miktarda ve günde üç öğün yerine daha sık aralarla (günde 5-6 kez) beslenmelisiniz.
  • Mümkün olduğunca hareketli olun ve kendi kişisel işlerinizi kendiniz yapmaya çalışın.
  • İlerlemiş hastalıkta evde uzun süreli oksijen tedavisi gerekebilir. Evde oksijen tedavisi alıyorsanız, günde en az 15 saat doktorunuzun önerdiği seviyede oksijen alın.
  • Düzenli doktor kontrollerine gidin.
  • Tedaviye rağmen şikayetleriniz artıyorsa tedavinizde değişiklik gerekebilir. Bir sağlık kuruluşuna başvurun.

KOAH önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. Tedavide başarının anahtarları, erken teşhis ve sigaranın bırakılmasıdır.

Detay...

KOLESTEROL

Kolesterol metabolizması bozukluklarının tedavisi daha çok aterosklerozun önlenmesine yöneliktir. Yağ düzenleyici tedavi denilince önce beslenme ve yaşam biçimi değişiklikleri düşünülmektedir.

Diyetin ilk aşamasındaki hedef ise doymuş yağ ve kolesterol alımının azaltılmasıdır. Gerçekten alışkanlıkları değiştirmek yoluyla kişi kendi kan kolesterol düzeylerini belli ölçüde düşürebilir. Kolesterol ve yüksek kan kolesterolünün yol açabileceği riskler konusunda özet bilgi verilmesi amaçlanmıştır.

KOLESTEROL NEDİR, NİÇİN ÖNEMLİDİR?

Kolesterol beyin, sinirler, kalp, bağırsaklar, kaslar, karaciğer başta olmak üzere tüm vücutta yaygın olarak bulunur.Vücut kolesterolü kullanarak hormon (kortizon, seks hormonu vs.), D vitamini ve yağları sindiren safra asitlerini üretir. Bu işlemler için kanda çok az miktarda kolesterol bulunması yeterlidir.

FAZLA KOLESTEROLÜN SAKINCALARI NELERDİR?

Eğer kanda fazla miktarda kolesterol varsa bu, kan damarlarında birikir ve kan damarlarının sertleşmesine, daralmasına (damar sertliği = arteriyoskleroz) yol açar.Arteriyosklerozda damar duvarında biriken tek madde kolesterol değildir; akyuvarlar, kan pıhtısı, kalsiyum vs gibi maddeler de birikir.Kolesterol hangi organın damarında birikirse o organa ait hastalıklar ortaya çıkar. Örneğin; kalbi besleyen atardamarlarda (koroner arterler) kolesterol birikimi olursa göğüs ağrısı, kalp krizi gibi sorunlar oluşur. Böbrek damarlarında kolesterol birikimi yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliğine yol açabilir.

İYİ KOLESTEROL - KÖTÜ KOLESTEROL NEDİR?

Kolesterol, yağımsı bir madde olduğundan normal koşullarda suda çözünmez. Kolesterol de su özelliklerini taşıyan kanda normal koşullarda çözünmez.

Kolesterol, kanda çözünmesi ve taşınması için karaciğerde bir protein ile birleştirilir (paket edilir). Bu kolesterol ile protein birleşimine lipoprotein adı verilir. Değişik tipte lipoproteinler var olup, bunlardan; LDL-kolesterol (düşük yoğunluklu lipoprotein): kötü huylu kolesteroldür. HDL-kolesterol ise (yüksek yoğunluklu lipoprotein) iyi huylu kolesteroldür.

Kanda bakılan diğer bir yağ da trigliseridtir. Trigliserid de kolesterol gibi kanda çözünen bir yağdır. Kan trigliserid düzeyi ile arteriyoskleroz arasındaki ilişki kolesterol kadar belirgin değildir.

YÜKSEL KOLESTEROL NEDİR?

Kanda kolesterol ve LDL-kolesterolün yüksek olması hasta için risk taşır. HDL-kolesterolün düşük olması bir risk iken, yüksek olması olumlu bir durumdur. 20 yaşın üzerinde kan kolesterol düzeyi 200 mg/dl'nin altında ise ‘istenilen’, 200-239 mg/dl arası ‘sınırda yüksek’, 240 mg/dl'nin üstü ise ‘yüksek’ olarak nitelendirilir.

Kan LDL-kolesterol düzeyi 130 mg/dl' nin altında ise ‘istenilen’,130-159 mg/dl arası ‘sınırda yüksek’ olarak nitelendirilir. Kan HDL-kolesterol düzeyi 35 mg/dl'nin altı ise ‘düşük’ olarak nitelendirilir.

Kanda toplam kolesterol 200 mg/dl veya LDL-kolesterol 130 mg/dl’nin üzerinde veya HDL-kolesterol 35 mg/dl’ nin altında ise damar sertliği riski fazladır. HDL-kolesterol düzeyi yükseldikçe risk azalır. Ortalama HDL-kolesterol düzeyi kadında 55 mg/dl ve erkekte 45 mg/dl'dir. Yani kadınlar bu yönden daha şanslıdır.

KAN TRİGLİSERİD DÜZEYİ NEYİ İFADE EDER?

200 mg/dl’ nin altı ‘normal’, 200-400 mg/dl ‘sınırda yüksek’, 400-1000 mg/dl ‘yüksek’, 1000 mg/dl’ nin üzerinde değerler ‘çok yüksek’ olarak nitelenir.

YÜKSEK KOLESTROLDEN ŞÜPHENİLEN KİŞİLER NE YAPMALIDIR?

Kanda kolesterolün yüksek olması bir yağ metabolizması bozukluğudur. Yağ metabolizması bozukluğundan şüphe edilen bir hastada yapılması gereken, kan alınarak öncelikle toplam kolesterol, LDL-kolesterol, HDL-kolesterol ve trigliserid düzeyi ölçülmesidir. Tedaviye karar vermeden önce bu değerler en az 2 kere ölçülmelidir. Tedavi düzenlenirken öncelikle LDL-kolesterol düzeyleri temel alınmalıdır.

KOLESTEROL NİYE YÜKSELİR?

Kanda kolesterol düzeyini etkileyen çok sayıda faktör vardır. Bu faktörlerin bazıları önlenebilir niteliktedir. Kan kolesterol düzeyini etkileyen faktörlerden bazıları:

  • Kalıtımsal faktörler
  • Gıdalar
  • Şişmanlık
  • Stress

Bu gibi faktörler kolesterolü ve kötü huylu kolesterolü yükseltir. Düzenli egzersiz iyi huylu kolesterolü yükseltir ve kötü huylu kolesterolü azaltır.

İnsanlarda 60-65 yaşa kadar yaşla birlikte kolesterol düzeyi artar. Kadınlarda ise menopozdan sonra kolesterol düzeyi artış göstermektedir.

KOLESTEROL YÜKSELMESİNE YOL AÇAN HASTALIKLAR NELERDİR?

Bazı hastalıklar kanda kolesterol düzeyini yükseltmekte olup, bunlar; tiroid bezinin yetersiz çalışması, karaciğer hastalıkları, böbreğin mikrobik olmayan iltihabi hastalıkları, şeker hastalığı, şişmanlık ve bazı ilaçlardır.

KOLESTEROLÜN ÖNEMİ NEDİR?

Kalp ve damar hastalıkları Türkiye'de ve diğer ülkelerde ölüm ve kalıcı sakatlıklara yol açan yaygın sorunlardır.

Türkiye'de 6 milyon kişide kan kolesterol düzeyi ‘sınırda yüksek’ (200-239 mg/dl) ve 2 milyon kişide ‘yüksektir’ (240 mg/dl).

Gelişmiş ülkelerde ölüm nedenleri arasında kalp ve damar hastalıkları ilk sıradadır ve yüksek kolesterol, yüksek tansiyon, şişmanlık gibi sorunların düzeltilmesi ile bu ölümler önlenebilir veya geciktirilebilir.

Kanda kolesterol ve LDL-kolesterolün yüksek olması hasta için risktir ve kolesterol yüksekliği bir kalp-damar risk faktörüdür.

HDL-kolesterolün düşük olması da bir risktir. Bu riske sahip hastalarda kalp krizi, felç, damar tıkanması, böbrek yetmezliği gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığı daha fazladır.

YÜKSEK KOLESTEROLÜN KALP – DAMAR HASTALIKLARI ÜZERİNDE ETKİSİ NEDİR?

Kolesterolü yüksek hastalarda, kalp-damar risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve mümkünse değiştirilmesi, tedavinin temel noktalarından birisidir.

Kolesterolü yüksek hastalarda, kolesterol yüksekliği dışındaki kalp-damar risk faktörlerine de sık rastlanır ve bu kalp-damar risk faktörlerinin düzeltilmesi ile kalp-damar kalıcı hasar ve ölüm riski kesin olarak azaltılır.

KALP – DAMAR HASTALIKLARI AÇISINDAN RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?

  • Hipertansiyon
  • Lipid (yağ) metabolizması bozukluğu, kolesterol yüksekliği
  • Sigara, şeker hastalığı
  • Şişmanlık
  • Fiziksel aktivite azlığı ve sedanter yaşam
  • Kanda çok fazla hücre bulunması
  • Artmış kanı pıhtılaştırıcı faktörler
  • İleri yaş
  • Erkek cinsiyet
  • Aile öyküsü
  • Tip A kişilik yapısı (mükemmeliyetçi, obsesif hırslı ve gergin kişilik)
  • Östrojen eksikliği
  • Alkol yoksunluğu (alkol bağımlılığı)
  • Fibrinojen yüksekliği
  • Ürik asit yüksekliği
  • Lipoprotein (a)
  • Belirgin beyin, kalp, böbrek veya damar hastalığı

LİPİT (YAĞ) METABOLİZMASI BOZUKLUKLARI DÜZELTİLEBİLİR Mİ?

Lipit (yağ) metabolizması bozuklukları, majör ve düzeltilebilir kalp-damar risk faktörlerinden birisidir.

Yapılan tüm büyük çalışmalarda serum kolesterol düzeyi ile kalp-damar hastalıkları riski arasındaki ilişki gösterilmiştir. Diyetin kolesterol içeriği ile kalp-damar riski arasında da doğrudan ilişki vardır.

Şişman hastalarda, hipertansiyon, fiziksel aktivite azlığı, şeker hastalığı ve lipit metabolizması gibi diğer kalp-damar risk faktörlerine daha sık rastlanır ve bu risk faktörleri şişmanlığın bağımsız etkisini maskeleyebilir.

Yetersiz egzersiz kalp-damar hastalığı riskini arttırır. Öte yandan sedanter yaşam, kan şekeri, kolesterol ve kan basıncı kontrolünü zorlaştırır. Düzenli egzersiz yapanlarda, koroner arter hastalığı riski azalır.

Şeker hastalığı olanlarda yağ metabolizması bozuklukları, hipertansiyon, şişmanlık gibi diğer kalp-damar hastalıkları risk faktörleri de sıktır.

YÜKSEK KOLESTEROLÜN VÜCUDA VERDİĞİ ZARARLAR NELERDİR?

Kanda aşırı miktarda bulunan kolesterol yavaş yavaş (yıllar içinde) damar duvarında birikir. Bu birikim sonucu o damarda daralma, tıkanma ortaya çıkar. Kolesterol hangi damarda birikmişse o damarla ilişkili sorunlar ve hastalıklar ortaya çıkar.

Kolesterol yüksekliğinde belirti ve bulgular çoğu zaman ani kolesterol yükselmesine bağlı değildir, uzun süreli kolesterol yüksekliğinin damar duvarında kolesterol birikmesine yol açmasının sonucudur.

Kalbi besleyen damarlarda (koroner arter) kolesterol birikimi bu damarlarda tıkanma ve daralma sonucu göğüs ağrısı, kalp krizi ve kalp yetmezliği gibi sorunlara neden olur. Bunların sonucu hasta koroner by pass ameliyatı (cerrahi olarak darlığın ortadan kaldırılması) veya anjiyoplasti (balonla daralmış koroner arterin genişletilmesi) işlemine ihtiyaç duyabilir.

Beyini besleyen boyun damarlarında kolesterol birikimi olması felçlere, konuşma bozukluklarına, dengesiz yürümeye, bilinç kaybına yol açar.

Böbrek damarlarında kolesterol birikimi yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliğine yol açabilir. Ana atardamarda (aort) kolesterol birikimi de tehlikelidir. Buradan kopan kolesterol birikintileri daha küçük damarları tıkayarak çok değişik sorunlara yol açabilirler.

Bağırsağı besleyen damarları tıkayarak bağırsak ölümüne, göz damarlarını tıkayarak körlüğe, bacak damarlarını tıkayarak kangrene vs. yol açabilirler.

Kolesterol yüksekliğine bağlı sorunlar ortaya çıktığı zaman hasta geç kalmış olabilir; bu nedenle kolesterol yüksekliğini önlemek, yükselmişse düşürmek çok önemlidir.

Detay...

KURDEŞEN (ÜRTİKER)

Deri ve mukozalardaki küçük damarlardan, çevresindeki bitişik dokuya kanın sıvı (plazma) sızması sonucu oluşan ve kısa süren şişlikler ile seyreden hastalıktır. Hastalık deride kızarıklık, şişlik, deriden kabarık kaşıntılı döküntüler oluşturur.

Döküntüler 2-3 mm’ den, 10-20 cm büyüklüğe kadar olabilir. Hastalık en sık gövdede olmak üzere, vücudun her yerine yerleşebilir. Ataklar çoğunlukla geceleri ortaya çıkar.

Ürtikerin oluşmasında birçok faktör etkilidir. Opium alkolitleri, aspirin, nonsteroidal antienflamatuar ilaçlar, kontrast maddeler, kimi kan ürünleri ürtikere yol açabilir. Deniz ürünleri, çilek gibi bazı yiyecekler, gıda katkı maddeleri, fiziksel ajanlar da ürtikere neden olabilirler.

Bunların dışında ürtiker oluşumunda çeşitli tetikleyici faktörlerin rol oynadığı bildirilmektedir. Bunlar; enfeksiyonlar (idrar yolu, boğaz enfeksiyonları), parazitozlardır (bağırsak parazitleri, idrar yolu parazitleri). Bunun yanında emosyonel durum, ürtikeri alevlendirebilir. Kimi iç hastalıkları, ürtiker ile birlikte seyredebilmektedir. Bunlar sistemik lupus eritematozus, poliarteritis, nodosa, hipertiroidi, hipoporatroidi, lösemi, lenfoma, akciğer, kolon ve meme kanserleridir.

Ürtikerde semptomlar 6 haftadan kısa ise akut; 6 haftadan uzun sürerse kronik ürtiker olarak tanımlanır. Ürtikerin klasik tipi dışında anjioödem (yüz ve gözlerin şişmesi), fiziksel ürtiker (soğuğa bağlı, basınca bağlı, sıcağa bağlı, güneşe bağlı temas bölgelerinde ürtiker lezyonlar oluşur ), kontakt ürtiker (kimyasal ajanlar gibi lezyonlar sonucu temas bölgelerinde oluşur), kolinerjik ürtiker (egzersiz sonrası ürtiker lezyonları oluşur) şeklinde farklı tipleri de vardır.

Detay...

MANTAR HASTALIĞI

Mantar hastalıkları, mantar adı verilen parazitler tarafından oluşturulur. Mantarların bazıları saprofit (yararlı mikroorganizmalar) olarak canlıların üzerinde yaşar, ancak bazı koşullarda (patojen) hastalık yapıcı hale geçerler. Bazıları her zaman hastalık yapıcıdırlar. Mantar hastalığı etkenleri, maya mantarları ve küf mantarları olarak kabaca iki gruba ayrılır.

Mantar hastalıklarının oluşmasında konağın immünitesi, hazırlayıcı faktörler (kötü hijyen, ıslaklık, uzun süreli antibiyotik kullanımı, immünosupressiv tedavi görme) büyük rol oynar. Mantar enfeksiyonları saçtan tırnağa kadar tüm deri bölgelerini ve eklerini tutabilir.

Tinea kapitis ( Saçlı Deri Mantarları) : Çoğu küf mantarları tarafından oluşturulurlar. Saçlı deri mantarları genellikle çocukluk çağında görülür. Aile içi enfeksiyon sık görülür. Bazıları ergenlik çağında kendiliğinden geçer.

Yüzeyel ve derin tipleri vardır. Yerleşim yerlerine göre farklı görüntüler oluştururlar.

Yüzeyel tiplerde saçlarda birkaç iri yuvarlak alanda; kepeklenme, saçlarda kırılma, matlaşma görülür. Bu tip pupertede kendiliğinden geçebilir.

Favus (Kuru Kel) da ise mantarlar daima derin yerleşirler. Hasta bölgede saçlar dökülmüştür, kalanlarda cılız, grimsi -kül rengindedirler. Garip kötü bir koku vardır. Kıl diplerinde sarımtırak, kabuksu yapılar vardır. Kıllar kolayca çekilir. İz bırakarak iyileşir. Kalıcı kellikle sonuçlanır. Mantar daha derine yerleşirse (kerion selsi) saçlı deride tek veya birkaç tane nodül oluşur. Lezyon cerahatli görünümde ve yumuşaktır. Bunlardan zaman içinde irin akar. Saçlar dökülmüştür ya da tereyağından kıl çeker gibi kolayca çekilir. Hastalıklı bölgenin yakınındaki lenf bezleri şişmiştir. İz bırakarak iyileşir. Bu hastalığa daha çok çocuklarda rastlanır.

Derin yerleşen mantarlar, yetişkin erkeklerin sakallarını tutabilir. (Sycosis Paraziteria) Saçlı derideki belirtilerin aynısını oluştururlar.

Vücut Mantarları (Tinea Korporis) : Çoğu küf mantarları tarafından oluştururlar. Mantarlar gövdede, extremitelerde, el ve ayaklarda, kasıklarda ve koltuk altında hastalık oluşturabilir.

En sık görülen, gençlerde ve orta yaşlarda çok rastlanan mantar enfeksiyonu “pitriyazis versikolar” dır. Hastalığın boyun, gövde, sırt, koltuk altı bölgelerinde kahverengi beyaz lekeler ve üzerinde gelişen kepeklenme seyreden tipik görüntüleri vardır. Küçük plaklar bazen birleşerek deride haritaya benzer bir görünüm oluştururlar. Hastanın hiçbir subjektif şikayeti yoktur, ancak görünüm sorunu vardır. Hastalık daha çok yaz aylarında sıcak ve nem nedeniyle artış gösterir. İmmün yetmezliği olanlarda, kronik enfeksiyon olanlarda, diyabetiklerde, gebelerde daha sık görülür.

Gövdeye yerleşen diğer bir form da halk arasında “temriye” olarak bilinen “herpes sirsine” denen formdur. Gövdeye bazen yüze bile yerleşebilir. Ortası kızarık, kepekli, çevreye doğru küçük çıkıntılar şeklinde ilerleyen yamalar yapar. Kaşıntı, sulantı görülebilir. Bu form egzamalarla sıklıkla karıştırılır. Bu tip, hayvancılıkla uğraşanlarda, evinde kedi, köpek besleyenler de daha sık rastlanmaktadır.

El Ayak Mantarları (Tinea Pedis ve Manum) : Küf mantarları sebep olur. Mantar hastalıkları el ve ayaklarda farklı görüntüler oluşturabilir. Bazen tipik egzama görüntüsü verirler, bazen kızarık, kepekli plakalar oluştururlar. Bazen de kuru kabuklar, yarıklar şeklinde görüntü oluştururlar. Kaşıntı mutlaka vardır. Karışık görüntüleri nedeniyle egzamalarla, sedef hastalığıyla ve diğer mikrobik hastalıklarla sıklıkla karıştırılabilirler. Lezyonlardan mantar etkeninin saptanması (native preperat) en kesin tanı yöntemidir.

Kasık Mantarı (Tinea İnguinalis) : Çoğu küf mantarı tarafından oluşturulur. En sık görülen mantar hastalıklarından biridir. Hastaların çoğu inguinal bölge muayenesinden utandıklarından uzun süre doktora gitmezler. Eczaneden ya da komşudan aldıkları ilaçlarla idare etmeye çalışırlar. Bu da tabloyu ağırlaştırır.

Kasık mantarı, çoğu simetrik olarak, her iki kasık bölgesinde net sınırlı lezyonlar oluşturur. Lezyonların kenarlarında belli belirsiz çıkıntılı kızarıklıklar mevcuttur. İç tarafı daha pembemsi ve kepeklidir. Yer yer yoluntu izleri vardır. Kasık mantarı lezyonları bazen makat bölgesine ve kalçalara yayılabilir. Bazı hastalarda; özellikle şişmanlarda ve diyabetiklerde, şiddetli kaşıntı, koku, sulantı ve çatlaklara neden olabilir.

Tırnak Mantarı (Onnikomikoz): Çoğu küf mantarları tarafından oluşur. Tüm tırnakları tutabilir. Ayak başparmaklarında diğer tırnaklardan daha sık görülür. Hastalığa tutulan tırnaklarda, renk değişikliği (sarı-siyah) , kalınlaşma, kabalaşma görülür. İleri aşamalarda tırnaklar ufalanır. Kalınlaşan, kabalaşan tırnak deri içine batarak ağrı ve şişliğe neden olabilir. Bazen de kesilmeyen tırnaklar boynuzsu bir hal alır.

Maya (Kandidiazis ) Mantarları: Genelde organizmada saprofit olarak bulunan kandidalar bağışıklık (immune) sistemindeki bozukluklara bağlı olarak patojen hale geçer ve hastalık oluştururlar. İmmune yetmezlik hastalıkları, diyabet, kemoterapi, yüksek doz antibiyotik, steroid tedavisinde ve deride maserasyona bağlı çatlakların oluşumu kandidalara zemin hazırlar.

Maya mantarları, küçük bebeklerde “pamukçuk” adı verilen ve çok sık görülen tabloyu oluştururlar. Gene kötü beslenme ve kundaklama sonucu “pişiklere” neden olurlar (kundak dermatiti).

Maya mantarları direnci düşük erişkinlerde ve yaşlılarda ağız içinde ve dilde, dudak kenarlarında pamukçuk gibi beyazımsı plaklar, kızarıklık ve sıyrılmalar yapabilir (Kandidal glossit, kandidal perleş). Maya mantarları diyabetik, gebe, kilolu ve uzun süreli antibiyotik kullanan kadınlarda, kokulu, peynir kesiği görünümünde vajinal akıntıya neden olabilirler. Tablo aşırı kaşıntılı ve rahatsız edicidir (Kandidal vulvovajinit ). Maya mantarları tırnaklarda da mantar hastalığı oluşturabilirler (Kandidal onnikomikoz).

Detay...

MENOPOZ

Menopoz kadın hayatının önemli dönemlerinden biridir. Yumurtalık fonksiyonlarının kaybı sonucu adetlerin kalıcı olarak bitmesidir. Ateş basması, terleme, uyku problemleri, depresyon, sinirlilik, agresiflik, cinsel isteksizlik, vajinal kuruluk, cinsel ilişki sırasında ağrı, idrar yapmada güçlük, sık idrara çıkma, kemik erimesi (osteoporoz) sık görülen semptomlardır. Belirtilerin süresi kişiler arasında değişiklik gösterirken ortalama 3-5 yıl sürer.

Menopoza yaklaşmış ya da tam olarak girmiş olan hastaların yılda bir olarak jinekolojik muayene, papsmear testi, ultrasonografi (endometrium ve overler değerlendirilmeli), çeşitli kan ve idrar testleri, karaciğer böbrek ve kolesterol ile ilgili kan testleri, mamografi, meme ultrasonografisi, kemik dansitometrisini mutlaka yaptırmaları gerekmektedir.

Günümüzde hormon replasman tedavisi (HRT) sadece genç yaşta menopoza giren hastalara ve orta ya da şiddetli derecede sıcak basması (vazomotor semptomlar) semptomları olan hastalara önerilmektedir. Bunun dışında kalp hastalıklarından, osteoporozdan (kemik erimesi) vb. hastalıklardan korunmak amacıyla hormon tedavisi artık önerilmemektedir.

Menopoz döneminde kanama olması önemli bir bulgunun göstergesi olabilir. Mutlaka doktor kontrolü gerekebilir. Kanamanın sebebini araştırmak için endometrial biyopsi (rahim içerisinden küretaj ile parça alma) yapılması gerebilir. Bu işlem hatta kanaması olmayan rahim iç duvar kalınlığı (endometrium) 5 mm'den kalın olan hastalara bile önerilmektedir.

Detay...

OSTEOPOROZ

Düşük kemik kütlesi ve kemik mikro yapısının bozulması sonucu kemik kırılganlığının ve kırık olasılığının artmasına neden olan bir iskelet sistemi hastalığıdır. 50 yaşın üzerinde her üç kadından birini ve beş erkekten birini etkilemektedir.

Herhangi bir bulgu vermeden önce düşük kemik mineral yoğunluğu ile karakterizedir. Tanı, Dual Enerji X Ray Absorbsiyometri (DEXA) yöntemi kullanılarak elde edilen, kemik mineral yoğunluğu ölçümü ve kırık varlığına göre konulmaktadır. DEXA dünyada en yaygın olarak kullanılan ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından da osteoporoz tanısında altın standart olarak önerilen tekniktir. DEXA ölçümleri ile hastalığın tanı ve takibi yapılabilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan tanımlamaya göre;

Normal: Genç erişkine göre kemik mineral yoğunluğunun veya kemik mineral içeriğinin 1 standart sapmanın altında olmasıdır (T skoru > ya da eşit -1).

Düşük kemik kütlesi (osteopeni): Kemik mineral yoğunluğunun genç erişkine göre -1 ile -2.5 standart sapma arasında olmasıdır (T skoru > -2.5).

Osteoporoz: Kemik mineral yoğunluğunun genç erişkine göre 2.5 standart sapma ya da daha düşük olmasıdır (T skoru -2.5 ya da daha düşük).

Yerleşik osteoporoz: Kemik mineral yoğunluğunun genç erişkine göre -2.5 standart sapma ya da daha altında olması ve ek olarak bir veya daha fazla kemik kırığı saptanmasıdır.

HASTALIĞIN BULGU VE BELİRTİLERİ

Osteoporoz; kemiklerin zayıflamasına ve kırılmaya yatkın hale gelmesine yol açan bir hastalıktır. Bu hastalıkta kemiklerin hem yoğunluğu azalmış, hem de kalitesi bozulmuştur. Kemik kaybının sessizce ilerlediği bu hastalığın çoğu kez kırıklar oluşmadan farkına varılamamaktadır.

Dünyada en yaygın görülen, bir iskelet sistemi hastalığı olan osteoporoz, özellikle menopozdan sonra kadınlarda görülmekle birlikte erkeklerde, çocuklarda, ileri yaşta ise her iki cinste de görülebilmektedir. Kırıklar en sık omurga, el bileği, kalça ve üst kol kemiğinde omuza yakın bölgede görülmekte olup hafif bir düşme veya çarpmadan sonra oluşabilmektedir.

Osteoporoz hastalarında ortaya çıkan boy kısalması da hastalığın tanımlanmasında önemli bir ipucu olarak karşımıza çıkmaktadır. En ciddi osteoporotik kırık kalça kırığı olup, daha ileri yaştaki kişilerde görülmekte ve yaşamı ciddi şekilde tehdit etmektedir. Osteoporoz hastalığında sırt ağrıları, duruş bozuklukları, düşme riskinde artış, oluşan kırıklar ile hastaların yaşam kaliteleri ve yaşam süreleri de olumsuz yönde etkilenmekte ve önemli sağlık harcamalarını gerekli kılmaktadır.

Birçok hastalıkta olduğu gibi osteoporozun oluşumunda da genetik yatkınlık önemli olup, hormonal etkenler, kemik sağlığı açısından uygun olmayan beslenme tarzı, olumsuz yaşam koşulları, fiziksel aktivite ve egzersiz eksikliği, kemik sağlığını olumsuz etkileyen çeşitli hastalıklar ile kullanılan ilaçlar gibi etkenler de hastalığın ortaya çıkmasında önem taşımaktadır.

Yaş ilerledikçe osteoporoz riski artmaktadır, özellikle kadınlarda 65 yaş üzerinde ve erkeklerde 70 yaş üzerinde sık rastlanmaktadır. Kadınlarda düşük östrojen, erkeklerde düşük testosteron düzeyleri, düşük vücut ağırlığı, sigara içiyor olmak veya geçmişte sigara içme öyküsü, birinci derece yakınlarda osteoporoz bulunması ve başta kortizon olmak üzere bazı ilaçların kullanımı ya da ağır hastalıkların bulunması osteoporoza neden olmaktadır.

Detay...

PARKİNSON

Sıklıkla 50 yaşın üzerine ortaya çıkan, ilerleyici ve sürekli (kronik) bir hastalıktır. 60 yaş civarında 100 kişide 1 sıklıkta görülür.

Beyinde hareketlerimizden sorumlu olan sinir hücreleri dopamin adı verilen kimyasal bir madde üretir, depolar ve vücudumuzda bir hareket yapılacağı zaman bu maddeyi salgılar. Dopamin sinir hücrelerinin birbiriyle haberleşmesini sağlar ve bu sayede hareketler bir düzen içinde yapılır. Parkinson hastalığı, dopamin üreten sinir hücrelerinde hasarlanma ile yeterli miktarda dopamin yapılamaması sonucunda ortaya çıkar.

Parkinson hastalığının dört temel bulgusu vardır:

  1. İstirahat sırasında titreme: Parkinson hastalığında en sık rastlanan ve hastaların %80’de ilk ortaya çıkan belirtidir. Hiçbir hareket yapmazken, el veya ayakta ortaya çıkan titremedir. Sıklıkla bir elde başlar, başlangıçta ara ara olurken zamanla sürekli hale gelir ve diğer ele geçer. Heyecanlanınca, sinirlenince, yürüyünce artar; uykuda ve o uzuvla iş yaparken kaybolur.
  2. Hareketlerde yavaşlama: Harekete başlama gecikir ve hareketi yapma zamanı uzar. Oturduğu yerden kalkma, yatakta dönme, yürüme, yemek yeme, elbise giyme gibi günlük işlerini yaparken hareketlerde yavaşlama hissedilir. Hastalığın süresi arttıkça, hareketlerde yavaşlama da artar ve hasta günlük işlerini yapamaz hale gelebilir.
  3. Kaslarda sertlik: Kol, bacak, gövde, boyun kaslarında sertlik, katılık halidir. Bir harekete karşı sürekli direnç hali vardır. Çoğunlukla tek taraflıdır, sonra diğer tarafa da geçer.
  4. Denge bozukluğu: Hastalığın ilerleyen dönemlerinde, geç ortaya çıkan bir bulgudur. Hasta geriye çekildiğinde düşme eğilimi gösterir.

Temel bulguların yanında görülen diğer bulgular:

  • Küçük adımlarla, yavaş yürüme
  • Boyun ve gövdenin üst kısmında öne doğru eğilme
  • Sık düşmeler
  • Kollarını sallamadan yürüme
  • Yazının küçülmesi ve yavaşlaması
  • El becerisinde azalma
  • Yüz mimiklerinde azalma, yüz ifadesinde azalma
  • Konuşurken vurgulamaların kaybolması, hep aynı tonda, kısık sesle ve yavaş konuşma
  • Yutma güçlüğü ve ağızdan salya akması
  • Yüz ve saç diplerinde aşırı yağlanma
  • Kabızlık
  • Sık idrara çıkma
  • Kol veya bacakta, kaslarda, eklemlerde ağrı, yanma, sızılar
  • Sık ve canlı rüyalar görme
  • Üzüntü, sıkıntı, hafızada zayıflama

Parkinson hastalığını tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir. Tedavide amaç hastanın günlük yaşamını bozan belirtileri kontrol altına almak ve hastanın bir başkasının yardımına ihtiyaç duymadan yaşamasını sağlayabilmektir.

Tedavide, sinir hücrelerinde az miktarda yapılan dopamin adlı maddenin ilaç halindeki formu ya da dopamine benzer etkileri olan ilaçlar kullanılmaktadır.

“Parkinson Hastası mıyım?”Endişeniz varsa, bu bulgulara dikkat ediniz.

  • Bir el veya ayağınızda istirahat sırasında titreme varsa,
  • Vücudunuzun bir tarafında, özellikle kol ya da bacağınızda katılık, sertlik hissediyorsanız,
  • Hareketlerinizin giderek yavaşladığını fark ediyorsanız,
  • Yürürken öne eğik, yavaş ve küçük adımlarla, bir ya da iki kolunuzu sallamadan yürüyorsanız,
  • Konuşmanız yavaşladı ya da monotonlaştıysa,
  • Yüzünüze ifade veren mimikleriniz azaldıysa,
  • Yazınız küçülüp, bozulduysa.

Detay...

PROSTAT

Prostat, sadece erkeklerde bulunan ve idrar kesesinin tabanında yerleşik bir yardımcı seks organıdır. İdrar yolu, idrar kesesini terk ettikten hemen sonra prostat içinden bir tünel şeklinde geçerek, idrar ve cinsel ilişki sırasında cinsel boşalma ile gelen meninin taşınmasını sağlar.

İdrar tutmamıza yarayan valv (idrar yolunu, isteğimiz dahilinde kapalı tutan kapak mekanizması) hemen prostatın altında yerleşmiştir. Prostat bezi akıcı kıvamda süt tümsü bir salgı üretir. Bu salgı ile meninin yapısına katkıda bulunur. Ancak prostat bezinin hormon anlamında bir salgısı yoktur ve bu nedenle prostatın çıkarılması sonrasında ikincil seks karakteri denilen kalın ses, cinsel istek gibi durumlarda herhangi bir değişiklik oluşmaz.

Birçok erkekte 40 yaşından sonra prostat bezinde büyüme başlar. Bu büyüme her erkekte farklı şikayetler yaratabilir. Sıklıkla karşılaşılan şikayetler prostat büyümesine bağlı olarak içinden geçen idrar yolunun sıkışması sonucu ortaya çıkan idrar akımının engellenmesine bağlıdır.Bu durum ortaya çıktığında erkek idrar yapmaya başlamada zorluk ve idrar akım gücünde azalma hissedebilir.

PROSTAT BÜYÜMESİ NEDENLERİ

Prostat büyümesi 40’lı yaşlardan sonra her erkekte meydana gelebilir ancak bu büyümenin herkeste aynı hızla ve ölçüde olduğu söylenemez. Prostat büyümesinin en önemli sebebi ise belli bir yaştan sonra bireylerde meydana gelen hormonal bozukluklar ya da dengesizliklerdir. Yaş ilerledikçe insanlardaki kadın ve erkek hormonlarındaki dengesizlikler ortaya çıkmakta ve buna bağlı olarak da prostatın içindeki hücrelerde büyümeler meydana gelmektedir. Bunun dışında yaygın olarak bilinen ayakta işemenin prostata yol açtığı bilgisi tamamen yanlıştır. Ayakta işemenin prostat büyümesi ile herhangi bir ilgisi yoktur.

PROSTAT KANSERİ

Prostat büyümesi olan birinde mutlaka prostat kanseri olacak diye bir kaide yoktur. Prostat kanseri, büyümeden bağımsız olarak gelişir. Prostat büyümesi olmayan biri de prostat kanserine yakalanabilir. Bunun tam tersi olarak, prostat büyümesi olan biri ilerleyen dönemlerde kansere de yakalanabilir. Bunların gelişim mekanizmaları tamamen birbirinden ayrıdır. Prostatın, kanser mi yoksa büyümemi olduğunu, ya da ikisinden birinin var olup olmadığını, ya da kanser olup olmadığını anlamanın en kolay yolu kanda tahlil etmek veya elle muayene ile teşhis etmektir.

BÜYÜYEN PROSTATIN ETKİSİ

Prostat büyümesine bağlı olarak erkeklerin 1/5 ila 1/10' unda cerrahi tedavi gerekliliği doğuran problemler ortaya çıkmaktadır. Bu problemler:

İdrar Akımı: İdrar yolları tıkanma derecesine göre belirtiler verir. Önceleri idrar çapı azalır ve idrar akımı yavaşlar, idrar yaparken yanma olabilir. Ayakta veya oturarak idrar yaparken hasta ileriye doğru idrarını yapamaz. İdrar kesik kesik gelir. İdrarda çatallanma olur veya damlalar halinde akar. Tuvaletten dönüşte tam rahatlama yoktur. Mesanede hala idrar varmış hissi olur. İdrar gelmesi için bir süre beklenir. İdrar yapma yavaşladığı için idrar yapma süresi uzar. Mesanede idrar kaldığı için idrar varmış gibi olur.

Sık sık idrara çıkılır. İdrarda kanamalar meydana gelebilir. Tabloya iltihapta karışırsa şikayetler daha çok artar. Gece idrara kalkmalar olur. Normal insan geceleri ya idrara çıkmaz veya bir defa kalkabilir. Fakat prostatı büyüyen hastada 3’ ten fazla gece idrara kalkma olur. Bazen tam tıkanma oluşabilir ve hasta hiç idrar yapamayabilir. Ancak bu hastaların genellikle daha önceleri de idrar akımına ait problemleri vardır.

İdrar Kesesi Etkilenmesi: Prostatın idrar yolunda yapmış olduğu tıkanıklığı yenmek ve idrarı boşaltabilmek için idrar kesesi kasları daha güçlü kasılır ve güçlenir. Bu sebepten dolayı idrar kesesi hassaslaşır ve daha sık tuvalet ihtiyacı ortaya çıkar. Genellikle geceleri, birçok defa idrar ihtiyacı duyulur.

Aşırı aktif idrar kesesi sebebiyle tam dolum olmadan idrar tutmada zorluk başlar ve tuvalete yetiştirememe tarzında idrar kaçırmalar gelişir. Bazı erkeklerde ise idrar kesesi kasları gelişemez ancak sertleşip aktivitelerini kaybederler. Bu durumda, idrar kesesi tam boşaltılamaz ve idrar kesesinde kalan beklemiş idrara bağlı olarak idrar yolu iltihabı ve idrar kesesi taşları oluşabilir. Çok sınırlı sayıda hastada ise yukarıdaki probleme bağlı olarak, böbreklere idrar kesesinden geri kaçan idrar nedeniyle böbrek hasarı oluşabilir.

TEDAVİ SEÇENEKLERİ

Sadece Takip: Bu seçenek prostat büyümesi mevcut olup herhangi bir tıbbi problem ve hastaya yakınma anlamında sıkıntı yaratmayan durumlarda uygulanabilir.

İlaç Tedavisi: Cerrahi tedavi gereksinimi üst düzeyde olmayan hastalarda tercih edilebilir. Ancak yan etkilerin varlığı mutlaka hastaya bildirilmelidir.

TUR-Prostat: TUR-Prostat ameliyatının basitleştirilmiş hali denebilecek bir yöntemdir. İdrar yolunu sıkıştıran prostata, idrar akımına izin verecek boyutta bir oluk açılmasıdır.

Lazer Prostat Ameliyatı (Yeşil Işık): Son iki yıldır uygulamada olan bu yöntem standart tedavi olarak kabul edilen TUR-Prostat ameliyatı ile aynı etkinliği göstermektedir. Avantajları mevcut olup, saptanan en önemli dezavantajı, patolojik inceleme için parça alınamamasıdır. Bu yöntemde, büyüyen prostat dokusu idrar yolundan girilerek, lazer ışını yardımıyla buharlaştırılarak, ortadan kaldırılmaktadır.Bu yöntemin avantajları ise;

  • Hastanede kalış süresini kısaltması,
  • Kanama riskinin yok denecek kadar az olması,
  • İdrar sondasının aynı gün veya ertesi gün alınması,
  • Hastanın normal hayatına çok kısa bir sürede geri dönebilmesi,
  • Prostat boyutunun işlem için daha az kısıtlayıcı etkisinin olması,
  • Lokal anestezi altında uygulanabilmesi şeklinde sıralanabilir.

TUR-Prostat Ameliyatı (Kapalı Prostat Ameliyatı): Birçok prostat ameliyatı endoskopik aletler kullanılarak yapılmaktadır. Bu uygulamada idrar yolunuzdan bir dolma kalem kalınlığında olan metal sonda ile girilerek yapılacaktır. Bu metal sonda içerisinden steril sıvı verilerek görüntü sağlanan endoskopik cihazlar ve elektrokoterizasyon yardımıyla prostat bezinin parça parça idrar yolunuzdan çıkarılmasıdır. İşlem sonrasında idrar yolunuzdan idrar akışını sağlamak amacıyla kauçuk sonda takılacaktır. Bu sonda doktorunuzun gerekli gördüğü sürece kalacaktır.

Açık Prostat Ameliyatı: Eğer prostat bezinizin boyutu TUR-Prostat ameliyatı için fazla büyükse veya idrar yolunuz ya da idrar keseniz çok küçük olup endoskop ile çalışılmasına izin vermiyorsa bu durumda açık prostat ameliyatı uygulanacaktır. Bu yöntemde karın bölgenizin alt kesiminden yaklaşık 10 cm' lik bir cerrahi kesi yapılarak idrar kesenize ulaşılacak ve idrar kesesi açıldıktan sonra, idrar kesesinin tabanında bulunan prostat bezinin, kapsül hariç kapsül içindeki kısmı çıkarılacaktır.

Sonrasında idrar yolunuzdan bir adet kauçuk idrar sondası konacak, ayrıca karın bölgesinden bir tanesi idrar kesenizin içine diğeri idrar kesesinin dışına yerleştirilecek olan iki adet kauçuk dren hortumu konacaktır. Ameliyattan sonra idrar kesenizin içinde bulunan dren hortumundan steril (mikropsuz) serum ile sürekli yıkama uygulanacaktır. Tüm bu dren hortumları ve idrar sondası doktorunuzun uygun gördüğü süre ve sırada çıkarılacaktır.

Operasyon Sonrası İyileşme Süreci: TUR-Prostat ameliyatından sonra hastanede kalış süresi normal şartlarda ameliyat gününden sonra 3 gündür. Bu süre zarfında idrar sondası üzerinizde takılı kalacaktır. Gerekli görülmesi durumunda serum ve antibiyotik tedavisi uygulanacaktır. Ameliyattan sonraki 3. günde idrar sondanız çekilerek idrar yapmanız beklenecek, rahat idrar yaptığınızı ifade etmeniz durumunda taburcu edileceksiniz. Taburcu olurken antibiyotik ve ağrı kesici ilaçlar verilebilir.

Açık Prostat ameliyatından sonra normal şartlarda 8. günde taburcu işleminiz yapılacaktır. Bu 8 günlük süreçte yukarıda sözü edilen dren hortumları ve idrar sondanız sırası ile çekilecektir. Taburcu edildiğiniz gün dikişleriniz alınılacaktır. Tabur olurken antibiyotik ve ağrı kesici verilecektir.

Her iki işlem sonrasında uygulanması gereken ortak öneriler ise aşağıda belirtilmiştir:

  • Ameliyat sonrasında prostat bezinin çıkarıldığı bölgede yara yeri mevcut olup tam olarak iyileşmesi 1,5- 2 ayı bulabilir.
  • Yara iyileşmesi tamamlanıncaya kadar idrarda kanamanız oluşabilir.
  • Bu dönemde sert zeminlere oturmanız sakıncalıdır. Yine bu dönemde ya kalçanızın yan tarafı üzerine ya da uzun oturma şeklinde, makat bölgeniz boşlukta kalacak şekilde oturmanız gerekmektedir.
  • Bu dönem zarfında kabızlık problemi yaşamamanız gerekmektedir. Eğer böyle bir problem varsa mutlaka doktorunuza bilgi verin.
  • Ameliyat sonrasındaki 6 hafta boyunca cinsel ilişkiye girmeniz tavsiye edilmez.
  • Ameliyattan sonraki 1 ay boyunca araba kullanmanız ve namaz kılmanız önerilmez.
  • Engelleyici başka bir sağlık probleminiz yoksa günlük olarak yaklaşık 3 litre sıvı tüketmeniz önerilmektedir.
  • Ameliyattan sonra aksi belirtilmedikçe ayakta duş şeklinde banyo yapabilirsiniz.
  • Ameliyattan sonra başka bir diyet sorumluluğunuz yoksa aksi belirtilmedikçe dilediğinizi yiyip içebilirsiniz.

Detay...

SİĞİLLER (VERRUKALAR)

Verrukalar (siğiller), papillomavirüs denen bir grup virüsün oluşturduğu hastalık grubudur. Hastalık deri ve mukozalarda iyi huylu tümoral oluşumlar şeklinde kendini gösterir. Genital bölge dışında yerleşen siğiller en sık çocuklarda ve genç erişkinlerde oluşur. Genital siğiller ise seksüel yolla geçerler ve genellikle erişkin çağda görülürler.

Siğiller kişiden kişiye direkt temas ve endirekt olarak kontamine yüzey ve eşyalarla temas yoluyla bulaşır. Küçük deri sıyrıkları ve yaralarda olduğu gibi, deri bariyerinin bozulduğu durumlarda viral bulaşma kolaylaşır. Virüs deriyi bir kere enfekte ettiğinde kaşıma, traş olma ve deriyi travmatize etme ile otoenfeksiyon (kendi kendine bulaştırma) meydana gelir. Bulaşma olduktan sonra, klinik görüntünün oluşması 1-8 ay arasında değişmekle birlikte ortalama dört aydır.

Siğiller, deri ve mukozalarda yerleştikleri bölgeye göre farklı klinik belirtiler ve görüntüler oluştururlar. Bunlar arasında en sık görülenler aşağıdaki siğillerdir.

VERRUKA VULGARİS (Basit Siğiller) : Basit siğillerin çoğu deri renginde, hafif pürtüklü, çıkıntılı papüller ve nodüller şeklinde görülürler. Özellikle parmakların üzeri, dirsekler, dizler gibi travmaya maruz kalan alanlarda yerleşirler. Diğer bir sık yerleşim yeri el tırnakları çevresidir. Ayrıca tırnaklarını ısıranlarda, dudaklarda ve dilde siğiller görülebilir.

VERRUKA PLANTARİS (Ayak Tabanı Siğilleri) : Bu siğiller genellikle ayağın basınca uğrayan kısımlarına yerleşirler. Sıklıkla tek ayakta çok lezyon bulunur. Üzerine basıldığında ağrılıdırlar.

VERRUKA PLANA (Düz Siğiller) : Başlıca çocuklarda ve genç yetişkinlerde görülür. Tipik olarak üzeri düz, soluk (koyu renkli kişilerde hafif kahverengi) deri üzerinde 2-4 mm boyutlarında papüller (çıkıntılar) şeklinde görülürler. Genellikle çok sayıdadırlar. Yüzde, boyunda, ellerin üzerinde, bileklerde, dirseklerde ve dizlerde kümelenirler.

VERRUKA FİLİFORMİS (İpsi Siğiller) : Bunlar saplı siğiller şeklindedirler. Daha çok erkeklerde yüzde, boyunda görülürler. Yüzde özellikle dudaklar, göz kapakları ve burun kanatlarında düzensiz olarak yerleşirler.

VERRUKA ANOGENİTALİS (Anogenital Siğiller - Kondiloma Aküminata) : Genital siğiller en sık görülen cinsel yolla bulaşan hastalıktır. Genital siğillerin büyük kısmı görüntü vermeden gizli geçirilir ve latent (bekleyen) formdadır.

Çocuklarda genital siğiller, direk olarak doğumda ya da rahim içinde anneden, indirerek olarak alınabilir. Kontamine havlu, iç çamaşırı gibi eşyalarla, cinsel olmayan ya da cinsel istismar ile cinsel yolla bulaşan hastalıklar olarak görülebilir. Çocuğun ailesinde ve kardeşlerinde enfeksiyonun varlığı araştırılmalıdır. Özellikle üç yaşın üzerindeki çocuklarda anogenital siğillerin varlığında cinsel istismar araştırılmalıdır.

Anogenital siğillerin en önemli yönü de kadınlarda serviks (rahim ağzı) kanserlerine yol açmasıdır. Buschke-Löwestein tümörü denen kansere de yol açabilirler. Kendisinde veya eşinde anogenital siğil geçirme hikayesi olan kadınların, her sene smear testi yaptırması şarttır.

Anogenital siğiller yerleştikleri alanlarda karnabahar şeklinde, ufak nodüller ya da yassı çıkıntılar şeklinde görüntüler oluştururlar. Döküntüler çoğunlukla gruplar şeklindedir. Renkleri genellikle gri, açık sarı veya pembedir. Gebelik sırasında çok sayıda genital siğiller çıkabilir. Genital siğiller erkelerde penisin herhangi bir yerinde veya anüs çevresinde yerleşebilir. Kadınlarda lezyonlar vulva, vajina, serviks, perine veya anüs çevresi gibi mukozal yüzeylerde görülebilir. Perianal bölge, vulva ve inguinal bölge gibi nemli ve kapalı alanlarda karnabahar benzeri deri lezyonları gelişebilir. Yarıklar içinde iltihabi materyal birikimi sonucu kötü koku oluşabilir.

Detay...

TİROİD BEZİ

Boyunda gırtlağın altında yer alan küçük kelebek şeklinde bir bezdir. Küçüklüğüne rağmen tiroid bezinin vücudumuzun çalışması üzerine oldukça büyük etkileri vardır. Tiroid bezi, vücudumuzun enerji düzeylerini kontrol eder, problemleri ise hayati önem taşır. Bu problemlerin tedavisi mümkündür. Tiroid bezi hastalıkları birden fazla tıp branşı içinde yoğunlaşmıştır.

İç hastalıklarına bağlı endokrinoloji (hormon bilim) ve özellikle tanıda söz sahibi olan nükleer tıp anabilim dallarıyla, boyun cerrahisinden sorumlu olan kulak burun boğaz ve baş-boyun cerrahisi anabilim dalı hastalığın tedavisi amacıyla (iç hastalıkları ana bilim dalı) branşlarının beraber çalışmaları gerekmektedir.

Belki tiroid sorunları hakkında pek fazla bilginiz olmayabilir, fakat bunlar yaygındır ve birçok kişiyi etkilemektedir. Tiroid problemlerine sahip olmak bu bezlerin hipoaktif olup yetersiz çalıştığı anlamına gelebilir veya hiperaktif olup fazla çalıştığı anlamına gelebilir. Tiroid beziniz büyüyebilir veya nodül geliştirebilir.

Tiroid bezinin problemleri genelde kolay tedavi edilebilirler. Hatta birçok tiroid kanseri tipinin tedavisi de mümkündür. Bu tedavilerin başarı sonucu gayet iyidir. Sorununuzun tipine göre ilaç, tiroid hormonu tabletleri, cerrahi veya diğer yöntemler tedavinizde yer alabilir.

Tiroid bezi vücudunuzun değişik organlarının hangi düzeyde çalışması gerektiğini düzenler. Buna sizin metabolizmanız denir. Metabolizmanın hızı, organlarınızın çalışmasını etkiler. Metabolizmanız sindirim sisteminizi etkileyerek kalorileri hangi derecede yakmanız gerektiğini kontrol eder. Cilt, saç ve tırnaklarınızın sağlıklı olmasını ve kaslarınızla sinirlerinizin formda kalmasını sağlar. Ayrıca düşünme ve hissetmenizi de etkiler. Tiroid beziniz tüm bu düzenlemeleri tiroid hormonları yaparak sağlar.

Tiroid hormon TSH: Tiroid bezi yediğiniz besinlerden alınan iyot ile tiroid hormonu üretir. Yüksek miktarda tiroid hormonu üretilirken hücreler daha hızlı çalışırlar. Az miktarda tiroid hormonu üretilirken de hücreler daha yavaş çalışırlar. Kandaki TSH seviyesi kandaki tiroid hormonu seviyesi azalınca artar ve tiroid hormonu düzeyi artınca da azalır.

ÜÇ YAYGIN TİROİD PROBLEMİ

Hipotiroidi: Hipodiroidiniz varsa, tiroid beziniz daha az tiroid hormonu salgılıyor demektir. Hipotiroidi ayrıca besinlerle yeterince iyot alınmaması, pitüiter bez sorunları veya tiroid bezinin çıkartılması sonucu da ortaya çıkar.

Hipertiroidide tiroid bezi daha çok hormon üretmektedir. En yaygın nedeni graves hastalığıdır. İmmün sisteminin tiroid bezini uyarması sonucu oluşur. Graves hastalığı bazen gözde de problem çıkartır, gözler tutulduğunda öne doğru çıkmışlardır (eksoftalmus). Nodüldeki hücrelerde diğer hücrelere nazaran daha fazla hormon üreterek hipertiroidiye neden olabilirler.

En sık şikayetler:

  • Düşük enerji seviyesi, halsizlik
  • Üşüme, kas ağrıları
  • Düşüncede yavaşlama
  • Kabızlık, uzun ve ağır seyreden menstrüasyonlar
  • Kilo alma, kuru ve kaba saç, cilt ve tırnaklar
  • Keyifsizlik veya depresyon

Genel semptomlar:

  • Titreme, sinirlilik, huzursuzluk
  • Hızlı ve düzensiz kalp atışları
  • Kaslarda güçsüzlük ve yorgunluk
  • Artmış bağırsak hareketleri
  • Kısa ve hafif menstrüasyon periyotları
  • Kilo kaybı ve saç dökülmesi

Detay...

UÇUK VE BENZERİ HASTALIKLAR

Bu grup hastalıklar virüsler tarafından oluştururlar. Virüsler,dışarıdan bir başka hastayla temas sonucu alınabildikleri gibi ,bir kere alındıktan sonra latent (dinlenik) halde organizmada kalıp , uygun bir zaman ve zemin bulduklarında yeniden aktive olurlar.

Bunlardan Uçuk (Herpes Simplex), Herpes virüs hominus tip 1 ve 2 ile oluşur. Herpes çıkmadan önce ön belirteler olur. Ön belirtilerden birkaç saat veya gün sonrası yüzde , ağız çevresinde veya genital organlarda, daha az olarak da diğer bölgelerde yerleşir. Kızarık bir zeminde , az veya çok sayıda gruplaşan su torbacıkları (veziküller) belirir.

Genellikle ilk enfeksiyon, uçuk mikrobunu taşıyan birisiyle öpüşme veya benzeri yakınlık sırasında ya da cinsel ilişki ile alınır. Bazen alan kişi birkaç gün sonra herpes belirtileri gösterir. Çoğu kez ise kanda antikorlar pozitifleşir. Virüsler arka kök ganglionlarda (sinir hücrelerinde) latent halde kalır ve hiç bir belirti olmaz. Ancak kişinin direnci düştüğünde örneğin; grip, bir başka enfeksiyon, yorgunluk, stres, güneşte kalma, adet görme, vb. gibi nedenlerle virüsler aktive olur ve uçuk belirtileri ortaya çıkar.

Uçuk (Herpes Enfeksiyonu) deri ve genital organlar dışında göze (keratokonjuncktivitis), beyne(miningoensafalıtis), ağız içine (jinjivostamatitis)de yerleşebilir.

Herpes virüs tip 2 ile oluşan genital uçuk (genital herpes) çok bulaşıcıdır. Gençler arasında salgınlar yapabilir. Genital uçuk enfeksiyon olan kadınların doğurduğu çocuklarda öldürücü olabilen ‘’neonatal herpes’’ (yenidoğan ölümcül uçuğu) oluşabilir. Sezeryan ile doğum şarttır.

Herpes belirtileri başlangıçta inci tanesi gibi dizilmiş, içi berrak su dolu bir grup torbacıklar şeklinde iken, patlayınca sulantılı, ülsere ve kabuklu yaralara dönüşür. Sekonder enfeksiyon oluşmazsa iz bırakmadan veya hafif lekelenme bırakarak bir kaç gün veya haftada iyileşir.

Zona zoster (gece yanığı) : Uçuk virüslerinden ‘herpes virüs varisella’ ile oluşur. Belli bir sinir trasesini tutan, deri üzerinde genellikle bant şeklinde , kızarık zeminde grube su kasecikleriyle seyreden bir hastalıktır. Döküntüden birkaç gün önce kuşak tarzında şiddetli ağrı oluşur. Bazı kişilerde ağrı şikayeti azdır, kaşıntı şeklinde hissedilebilir.

Zona döküntülerinin yanında hemen hemen her zaman lenf bezleri de şişer. Zona en çok interkostal sinir trasesine (kaburga, göğüs bölgesine) yerleşirse de atipik yerleşimler de gösterebilir. Yüze, göz çevresine, kola bacağa yerleşebilir. Yüz bölgesinde yerleşenlerde ağrı çok şiddetlidir.

Döküntüden önceki ağrı yanıltıcı olabilir. Baş bölgesinde migren ağrısı, göğüs bölgesinde anjina (göğüs ağrısı), bel bölgesinde böbrek taşı ağrısıyla, bacak bölgesine yerleşenler siyatik, bel fıtığı ağrısıyla karışabilir.

Genellikle orta yaşın üstündeki insanlarda görülen zona, ender olarak çocuklarda da görülebilir. Aşırı yorgunluk, stres, karsinomlar, radyoterapi, kemoterapi gibi vücut direncini düşüren nedenlerle, latent halde arka kök ganglionlarında (sinir hücrelerinde) bulunan virüsler aktifleşerek hastalık tablosunu oluşturur.

Zona belirtileri birkaç haftada geriler. Yerinde az çok iz bırakır. Zona genelde bir kez olur ve bağışıklık bırakır. Belirtiler geçtikten sonra bazı insanlarda ağrılar (post herpetik nevralji ) aylar, hatta yıllar boyu sürebilir.

Su çiçeği (varisella): ‘Herpes virüs varisella’ ile oluşan ve çocuklarda salgın yapan bir hastalıktır. Bağışıklık bırakarak iyileşir. Eskiden çok sık görülmekte olan bu hastalık, günümüzde aşı geliştirilmesi ve uygulanması sonucu oldukça azalmıştır. Hafif nezle, halsizlik, bazen hafif ateş gibi ön belirtilerden sonra tüm vücutta kızarık döküntüler ve kesecikler ve bazen de iltihaplı baloncuklarla seyreden (aynı anda çok farklı döküntü) bir hastalıktır. Kaşıntı fazladır ve tüm vücudu, saçlı deriyi hatta ağız içini de tutabilir. Erişkinlerde ağır seyreder.

Detay...

VARİKOSEL

Eşlerini gebe bırakamayan erkeklerde en sık rastlanan anormalliklerin başında varikosel gelir. Testislerden kirli kanı taşıyan toplardamar sistemindeki genişlemelere, varikosel adı verilir.

Varikosel testislerden kirli kan taşıyan damarların aşırı derecede genişlemesi sonucu, içindeki kanın geri kaçması olarak tanımlanabilir. Kirli kanı yeteri kadar boşaltamayan testislerde kan dolaşımının bozulması, ısı artımı ve biriken toksik maddeler nedeniyle sperm yapımı da bozularak kısırlık ortaya çıkabilir.

Varikosel gözle görülebilir, elle hissedilebilir veya Doppler ultrason incelemesi ile saptanabilir. Doppler ultrason ile saptandığında subklinik varikosel adı verilir. Mağdur olan erkeklerde kısırlık dışında en belirgin yakınma kronik kasık ağrısı ve baskı hissidir. Bugün için sadece gözle görülen veya elle hissedilen varikoselin önemli olduğu kabul edilir.

VARİKOSEL GÖRÜLME SIKLIĞI

Kısırlık nedeniyle doktora başvuran erkeklerin yaklaşık üçte birinde varikosel bulunur. Varikoseli olan erkeklerin hepsinde kısırlık problemi bulunmayıp, yalnızca üçte birinin çocuğu olmamaktadır.

Unutulmamalıdır ki, normalde tüm erkeklerin %20'sinde de varikosel bulunur. Varikoselin nasıl kısırlık yaptığına dair herkes tarafından kabul gören bir teori yoktur. Varikoselin büyüklüğü arttıkça tehlikesi de artar. Ayrıca, varikosel ne kadar uzun zamandan beri mevcut olursa, yapacağı hasar da o kadar fazladır. Bu nedenle ergenlik döneminde bile varikosele dikkat edilmesi, gerekiyorsa ameliyatı önerilir. Torbalarında ağrı, şişlik bulunan ya da çocuğu olmadığından yakınan erkeklerde varikosel akla gelmelidir. Varikosel tanısı klinik muayene ile konur. Bazen muayenede tespit edilemeyebilir. Bu durumda ultrason veya Doppler tetkileri gerekir.

TEDAVİ YÖNTEMİ NEDİR ?

Varikoselin bugün için tedavisi cerrahidir. Mikrocerrahi ile spermatik ven ligasyonu adı verilen bir operasyonla genişleme gösteren damarlar bağlanır. Bu operasyon endoskopik olarak yapılabileceği gibi radyolojik embolizasyon (radyolojik kontrol altında genişleyen damarı tıkayan bir madde enjekte edilmesi) teknikleri de kullanılabilir.

Varikosel ameliyatından sonra testislerde bozulmuş olan hormon yapımını uyarmak amacıyla, ameliyatı takiben 2-3 ay süreyle hastalara hormon ve/veya kan dolaşımını düzenleyici ilaçların verilmesi faydalı olabilir. En erken 2,5 ay sonra bir düzelme beklenmelidir. Daha sonra 6 ay aralıklarla kontrol gerekir. Kontrollerde sperm tahlili ve varikoselin nüks edip etmediği araştırılır. Nüks eden olgularda yeniden ameliyat yapılabilir. Sperm tahlilinde düzelme olmaması ameliyatın başarılı olmadığı anlamına gelmez. Yapılan çalışmalar sperm sayısı değişmese de kalitesinin düzeldiğini ortaya koymuştur.

TEDAVİ NE KADAR YARARLIDIR ?

Varikosel ameliyatını takiben 1 yıl içerisinde hastaların 1/3'ünün sperm değerlerinde önemli ölçüde düzelme görülür ve eşlerini gebe bırakabilirler. Ancak, çocuk olması erkek ve kadına ait çok sayıda faktöre bağlı olduğundan, varikosele eşlik eden diğer bozuklukların da iyice araştırılması ve tedavi edilmesi gerekir. Aksi takdirde ameliyat olunmasına rağmen gebelik görülmeyebilir.

Detay...

YÜZ FELCİ

Yüzde seğirme, güçsüzlük veya hareketsizlik yüz sinirini ilgilendiren bir hastalığın bulgularıdır. Yüzde anormal hareketler veya felç, bir enfeksiyon, yaralanma veya tümör nedeni ile oluşabilir ve nedeni mutlaka araştırılmalıdır. Kulak burun boğaz hastalıkları uzmanı, yüz siniri hastalıkları ve tedavisi üzerine eğitim görmüştür.

YÜZ SİNİRİ NEDİR?

Yüz siniri bir telefon kablosuna benzer ve 10.000 adet farklı sinir lifi içerir. Bunların 7.000 tanesi adalelere gider.

Yüzdeki Adale Hareketleri: Her bir lif, bir yüz kası için elektriksel uyarılar taşır. Bu sinirin lifleri tarafından taşınan bilgi gülmemize, ağlamamıza, gülümsememize veya kaş çatmamıza olanak sağlar ve bu nedenle yüzün ifadesini sağlayan sinirdir. Bu sinir liflerinin yarısında veya yarısından fazlasında bir engelleme meydana gelirse, yüzde güçsüzlük meydana gelir. Bu sinir lifleri uyarılırsa yüz kaslarında spazm veya seğirme şeklinde hareketler oluşur.

İşitme: Orta kulaktaki üzengi kemiğinin kasına uyarılar taşır. Dilin ön kısmının tat duyusunu sağlar. Yüz sinir fonksiyonları, çok kompleks olduğundan, lifleri zedelenirse bir çok semptom oluşur. Yüz sinirindeki bir hastalık, yüzde seğirme, güçsüzlük veya felç ile, gözde veya ağızda kuruluk ile veya tat duygusunda değişmeyle sonuçlanabilir.

NASIL ÇALIŞIR?

Yüz siniri, beyinden yüzün mimik kaslarına ulaşmak için kafa tabanından geçer. Beyni terk ettikten sonra kulağın yerleşmiş olduğu kemiğe girer ve bu kemik içinde bulunan bir kanaldan (iç kulak yolu) duyma ve denge sinirleriyle çok yakın bir ilişkide olarak geçer. Bu kanal içinde uzanan 4 cm. boyunca yüz siniri üç orta kulak kemikçiği etrafında dolanır. Kulak zarı arkasından ve daha sonrada kulak arkasında kemiğin içinden geçer. Yüz siniri, bu kemiği geçtikten sonra yüzde bulunan tükürük bezi (parotis bezi) içinden geçer ve değişik yüz kaslarına giden birçok dala ayrılır. Yüz siniri, kemik içinde yol alırken gözyaşı bezine, üzengi kemiği kasına, dile (tat duygusu için) ve tükürük bezine giden birçok dal verir.

ANİ OLUŞAN YÜZ FELCİ

‘Bel felci’ olarak ta isimlendirilen hastalık muhtemelen vücudun bir virüse karşı gösterdiği tepki sonucunda meydana gelmektedir. Yüz sinirinin kemik içindeki bölümü şişer ve basınç siniri zedeler. Yüz güçsüzlüğünün nedeninin bu olay olduğundan emin olmak için ve diğer nedenleri ekarte etmek için özel sorular vardır. Baş, boyun ve kulak muayenesinden sonra bir seri test uygulanabilir. En çok uygulanan testler şunlardır:

İşitme testi: Sinire zarar veren nedenin, işitme sinirini, iç kulağı veya işitme mekanizmasını da etkileyip etkilemediğini ortaya koyar.

Denge testi: Denge sisteminin tutulumunu değerlendirir.

Gözyaşı testi: Gözün gözyaşı üretme kabiliyetini ölçer. Göz yüzeyini (kornea) kuruluktan korumak için göz damlaları gerekli olabilir.

Radyolojik görüntüleme: BT (Bilgisayarlı Tomografi) veya MRI (Manyetik Rezonans Görüntüleme) yüz sinir alanında enfeksiyon, tümör, kemik kırığı veya diğer anormalliklerin olup olmadığını ortaya koyar.

Elektriksel test: Sinirdeki zedelenme miktarını ortaya koymak için yüz siniri uyarılır. Bu test sık aralıklarla tekrarlanarak hastalığın ilerleyici olup olmadığı görülebilir.

TEDAVİ

Testlerin sonuçları tedaviyi belirleyecektir:

  • Eğer neden bir enfeksiyon ise bakterilerle savaşacak bir antibiyotik veya antiviral ilaçlar kullanılabilir.
  • Eğer şişme (ödem) olabileceğine inanılıyorsa sıklıkla steroidli ilaçlar kullanılabilir.
  • Kaçınılmaz durumlarda siniri zedeleyen kemiğin cerrahi olarak çıkarılması (dekompresyon) uygun olabilir.

İYİLEŞMENİZE YARDIMCI OLUN

Yüz sinir felci geçirildiğinde, sağlıklı yapısını devam ettirebilmesi için sürekli bir gözyaşı akışına ihtiyacı olan göze, gerekli ilgi gösterilmelidir. Gözyaşı, göz kırpma sırasında göz üzerine yayılır, fakat yüz sinir felçlerinde göz kırpma azalır veya tamamen ortadan kalkar ve korneada kuruma, erozyon ve ülser oluşumu ile sonuçlanır ve hatta gözün kaybedilmesi muhtemeldir.

Gözün parmak ucu tarafından zedelenmesine engel olmak için parmağın arka tarafı kullanılmalıdır. Gözü nemli tutmak ve yabancı maddelerin göze girmesini engellemek için sıklıkla koruyucu gözlükler ve temiz göz petleri kullanılır. Eğer göz kuruysa, gözü nemli tutmak için suni gözyaşları kullanılabilir. Bu damlalar doktorunuz tarafından tarif edildiği şekilde kullanılmalıdır. Uyanıkken etkilenen göze her saatte bir bu damlalardan bir veya iki damla damlatılmalıdır ve uyurken göze merhem sürülmelidir.

REHABİLİTASYON

Kalıcı yüz felçli hastalar, göz kapağı ağırlıkları veya yayları, kas transferleri gibi çeşitli cerrahi işlemler ile rehabilite edilebilirler. Bazı hastalar yüz eğitimi denen özel bir fizik tedavi yönteminden fayda görebilirler. Yüzün aşırı hareketliliği veya kas spazmı gibi yüz felci komplikasyonları için uygulanabilecek tedavi yöntemleri aşırı hareketli kasın cerrahi olarak kesilmesi veya kasların kimyasal madde enjeksiyonlarıyla güçsüzleştirilmesi gibi yöntemleri içermektedir. Eğer bu işlemlere gerek duyulursa doktorunuz sizinle bu işlemler hakkında görüşecektir.

SONUÇ

Yüz felci de içeren yüz sinir hastalıkları nadir değildir ve çeşitli nedenleri vardır. Yüz sinir fonksiyonlarının mümkün olan en iyi şekilde düzeltilebilmesi için uygun tanı ve tedavi çok önemlidir. Kalıcı yüz sinir zedelenmesi bulunan hastalara bile yüz fonksiyonlarını düzeltmek için geliştirilmiş cerrahi işlemler sayesinde yardımcı olunabilir.

Detay...

ALERJİK BURUN HASTALIĞI

ALERJİK BURUN HASTALIĞI (SAMAN NEZLESİ) NEDİR ?

Saman nezlesi tanımı yanlış isimlendirilmektedir. Çünkü saman, nezleye neden olmaz. Hastalık; akan, kaşınan burun ve göz, hapşırma, boğaz kaşıntısından oluşmaktadır. Havayla solunan parçacıklara karşı gelen alerji buna neden olmaktadır.

Yaz gribi ise bilinen virüs enfeksiyonlarından farklıdır. Gribin aksine saman nezlesi gibi havadaki parçacıklara karşı gelişen bir alerjidir. Saman nezlesi ve yaz nezlesi, tıp dilinde alerjik rinit olarak bilinen durum için kullanılan yaygın isimlerdir (Rinit, burun iltihabıdır). Bazı insanlar çok hafif atlatırken, bazıları için çok ağır geçmekte, işlerini engellemekte ve yaşam kalitesini bozmaktadır.

ALERJİNİN NEDENİ NEDİR ?

Bir bitki veya hayvana ait bir parçacık vücuda girerse bu istilayı önlemek amacıyla bağışıklık sistemine ait bir yanıt gelişir. Normal şartlar altında bu yararlı, doğal bir korunmadır. Bununla birlikte bazı kişiler bir takım maddelere karşı aşırı reaksiyon göstermektedir. Bu maddelere alerjen, kişilere ise alerjik denilmektedir. Bu olay ailevi olarak görülme eğilimi göstermektedir.

Allerjenler vücudu antikor yapmak üzere uyarırlar. Bunlar daha sonra allerjenlerle birleşerek, vücutta bu şekilde istenmeyen etkilere yol açan bazı kimyasal maddelerin salgılanmasına neden olurlar. Histamin bunlar içinde en iyi bilinen kimyasal maddedir. Bu madde burun zarlarının şişmesine, kaşıntıya, tahrişe ve aşırı miktarda akıntı oluşmasına neden olur.

HANGİ ALLERJENLER RİNİT YAPAR ?

Havada taşınabilecek kadar küçük ve hafif olan hayvan ve bitki proteinleri gözümüz, burnumuz ve boğazımızdaki zarlar üzerinde birikirler. Polenler, mantar sporları, hayvan tüyleri ve ev tozu bu parçacıkların en sık rastlananlardandır. Buna ilkbaharın erken dönemlerinde polenler ya da çevrede sıklıkla rastlanan ağaçlar neden olmaktadır.

İlkbaharın geç dönemlerinde ise polenler çayırlardan kaynaklanmaktadır. Renkli süs bitkileri nadir olarak alerjiye neden olmaktadır. Çünkü onların polenleri havayla taşınmayacak kadar ağırdır. Bu bitkilerin polenleri bir yerden bir yere böcekler tarafından taşınmaktadır. Bazı bitkiler ise ağustosun sonunda polen vermeye başlarlar. Bu eylül ayı boyunca devam eder. Kimi zaman ekim ayına kadar veya ilk soğuklara kadar polen verdiği olur.

Mantarlar; ekmeği küflendiren, meyvelerin bozulmasına neden olan küflerdir. Aynı zamanda kuru yapraklarda, çayırlarda, samanda, tohumlarda, diğer bitki ve toprakta da bulunurlar. Soğuğa dirençli oldukları için alerji sorunu uzundur ve karın toprağı kapattığı dönemler dışında tüm yıl sporları havada bulunur. Ev içinde mantarlar, ev bitkilerinde ve onların saksı toprağında yaşar. Bodrum katları ve çamaşır odaları gibi nemli yerlerin yanı sıra peynirde ve mayalanmış içkilerde de bulunurlar.

YIL BOYUNCA SAMAN NEZLESİ NASIL DEĞİŞİR?

Allerjenler hayvan artıkları, kozmetik malzemeler, mantarlar, yiyecekler ve ev tozları da dahil olmak üzere bütün yıl boyunca bulunurlar. Ev tozu; mobilyalardan dökülen selülozdan, mantardan, ev hayvanlarından dökülen artıklardan ve böcek parçalarından oluşan karmaşık bir yapıdır. Alerji kışın sıcak hava sistemlerinin açılmasıyla ev tozunun etkisi altında artmaktadır.

ALERJİ ZARARLI OLABİLİR Mİ?

Alerjik kişilerin soğuk algınlığına, sinüs enfeksiyonuna ve kulak enfeksiyonlarına olan hassasiyetleri artmıştır. Bu hastalık onları alerjisi olmayan insanlardan daha fazla rahatsız edebilir. Hatta bazen daha ağır olarak bu kişilerde astım gelişebilir.

SİZ NE YAPABİLİRSİNİZ?

İdeal olarak alerjinizin oluştuğu yerden uzakta yaşamayı seçebilirsiniz. Ne yazık ki bu ideal uygulama nadiren yapılabilir. Ancak aşağıda sıralanan kendi kendinize yardım önerileri denemeye değerdir.

  • Çimleri keserken veya ev temizliği yaparken polen maskesi takın.
  • Isıtma ve havalandırma sistemlerindeki filtreleri aylık olarak değiştirin ya da bir hava temizleme aygıtı kullanmaya başlayın.
  • Polenleri çok yoğun olduğu dönemlerde kapı ve pencereleri kapalı tutun.
  • Evde bitki ve hayvan bulundurmayın.
  • Kuş tüyü yastıkları, yün battaniye ve yün örtüleri pamuk veya sentetik maddeden yapılmış onlarla değiştirin.
  • Gerekli olduğunda yeterince antihistaminik ve dekonjestan kullanın.
  • Yatağınızın baş tarafı yukarı kaldırılmış bir şekilde uyuyun.
  • Genel sağlık kurallarına uyun.
  • Her gün egzersiz yapın.
  • Sigarayı bırakın ve diğer hava kirliliğine neden olan şeylerden uzak durun.
  • Dengeli beslenin, karbonhidratları aza indirin.
  • Diyetinize vitaminleri ekleyin. (C vitamini)
  • Doktorunuzun tavsiyelerine uyun.

Kış aylarında iyi bir nemlendirici kullanın. Çünkü evin içindeki kuru hava birçok alerjik kişinin kötüleşmesine neden olmaktadır. Ancak nemlendiricinin de mantar üretme ihtimalini unutmayın.

DOKTORUNUZ SİZİN İÇİN NE YAPABİLİR?

Kulak Burun Boğaz uzmanınız tam bir kulak, burun, boğaz, baş ve boyun muayenesi yapacaktır. Dikkatli bir değerlendirme sonucunda doktorunuz şikâyetlerinize herhangi bir enfeksiyonun ya da yapısal bir bozukluğun yol açıp açmadığına ve bunlara yönelik uygun tedaviye karar verecektir.

Alerji tedavisinde birçok ilaç vardır ve doktorunuz bunlar arasında size en uygun olanını seçecektir. Bunlar arasında antihistaminikler, dekonjestanlar, kromolin ve kortizonlu ilaçlar, aşılar vardır. Şüphelenilen bir alerjinin medikal tedavisi aynı zamanda çevre kontrolü danışmanlığını da kapsamaktadır. Sonuç olarak detaylı bir hikaye ve iyi bir muayeneden sonra doktorunuz hangi maddelere karşı alerjiniz olduğunu tespit etmek için testler önerebilir.

Alerji araştırmaları ya kan tahlili ya da deri testi şeklindedir. Modern testler ile sadece hangi maddeye karşı alerjiniz olduğu değil, bu alerjinin düzeyi de ortaya çıkmaktadır.

Detay...

AKNE (VULGARİS)

Akne vulgaris, kıl folikülü ve buna bağlı yağ bezlerinin iltihabı bir hastalığıdır. Hastalık kendini komedonlar (siyah nokta şeklinde açık veya beyaz nokta şeklinde kapalı), papül, püstül, nodül denen iltihabi süreçler şeklinde gösterir.

Hastalık en çok yüz, boyun, omuzlar, sırt, göğüs gibi seboreik alanlarda (yağ salınımının yüksek olduğu alanlarda) yerleşir. Aknenin oluşumunda pek çok faktör rol oynamaktadır. Hormonal aktivasyon, yağ bezi salgısı artışı, kıl diplerindeki mikroorganizmalar (propionibacterium acnes) ve kıl diplerindeki kalınlaşma bu faktörlerin en önemlileridir. Bunun yanında genetik yatkınlık, çevresel etkenler (kötü hijyen gibi) bazen de besinler akne oluşumunu tetikler.

Akne, başlıca ergenlik çağında görülmekle birlikte her yaşta olabilir. Lezyonlar genellikle 12-14 yaş arasında başlar ve en yoğun olarak 16-19 yaş arasında görülür. Bazen 10 yaş civarında da başlayabilir. İnsanların hemen hepsinde yaşamı boyunca az veya çok sayıda akne vulgaris lezyonları çıkar.

Hastalık bazen kadınlarda hormonal etkilere bağlı olarak 20-30 yaşlar arasında ve sonrasında da devam edebilir. Akne çoğu kişi tarafından fizyolojik bir süreç olarak algılansa da tedavi edilmez ve kontrolü yapılmazsa ciddi kalıcı izler bırakabilir. Oluşturduğu klinik görüntüler, gençlerde dismerfobik reaksiyonlara ve kalıcı psikolojik rahatsızlıklara yol açabilir.

Akne hastalığı yukarıdaki faktörler yanında başka nedenlerle de oluşabilir. Bazı ilaçlar akneye yol açabilir. Lokal veya sistemik kortizon tedavileri, tüberküloz tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar, epilepside kullanılan kimi ilaçlar, hormonal ilaçlar, iyot ve bromür gibi halojen ilaçlar akneye yol açabilir. Günümüzde sık görülmeye başlayan diğer akne de kozmetik aknedir. Yağ salınımını arttıran, kıl faktörlerini tıkayan ve bilinçsizce kullanılan kozmetik ajanlar akneye yol açabilmektedir. Akne ekskoriye denen form ise genellikle psikolojik sorunlu gençlerde görülür. Akne lezyonları kişi tarafından oluşturulur.

Akne ekskoriye tedavisinde dermatolojik ajanların yanında psikiyatrik yaklaşım gereklidir. Mesleki akne ise, kimi ajanlara maruz kalan meslek gruplarında görülür. İşi sırasında, klorinize hidro karbonlar, endüstriyel çözücüler, kömür katran türevleri, vazelin ve yağlar gibi maddelerle temas edenlerde akne lezyonları sık görülür. Cushing hastalığı, polikistik over sendromu gibi endokrin bozukluğu olan kişilerde de endokrin aknesi dediğimiz akne varyantı oluşur. Akne vulgaris, bir hastalıktan çok yaşamın bir evresinde geçirilen klinik süreçtir. Bu süreç hafif, orta, ağır şekilde geçirilebilir. Yapılacak şey bu süreci en hasarsız iz bırakmadan geçirebilmektir. Bu süreç bazen uzun sürebilir ve sabır gerektirebilir. Mutlaka bir dermatologla kontak halinde bulunulmalıdır.

Detay...

AĞIZ YARALARI

Ağzınızda; konuşmanıza ve yemek yemenize engel olacak kadar şiddetli ağrıya yol açan bir yaranız varsa bilin ki yalnız değilsiniz. Pek çok sağlıklı insan tekrarlayan ağız yaralarından şikâyetçidir.

En sık rastlanan tekrarlayan ağız yaraları uçuk ve aft tır. (aftöz ülser) Ağızda görüldüğünde birini diğerinden ayırmak güçtür. Bu iki lezyonun nedeni ve tedavileri tamamıyla farklı olduğundan ayrımı çok önemlidir.

UÇUK NEDİR?

Bunlar sıklıkla dudakta görülen içi sıvı dolu kabarcıklara verilen genel bir addır. Ağızda özellikle diş etinde görülür. Sert damakta da görülebilirse de nadirdir. Uçuk genellikle ağrılıdır ve ağrı lezyonun ortaya çıkışından birkaç gün önce ortaya çıkar. Bu kabarcıklar saatler içinde patlayarak kabuklanır.7-10 gün sürer.

Nedenler: Uçuk bir herpes simpleks virüsünün aktif duruma geçmesi ile meydana gelir. Bu virüs, daha önce bu enfeksiyonu geçiren hastalarda sessiz ve sinsi bir şekilde bekler ve stres, ateş, travma, hormonal değişiklikler ve güneş ışığına maruz kalma gibi durumlarda aktif hale geçer. Tekrarlayan lezyonlar aynı yerde yerleşme eğilimindedir.

UÇUK YAYILABİLİR Mİ?

Evet. Uçuk patladıktan tamamen iyileşene kadar geçen süre enfeksiyonun yayılımı için en riskli dönemidir. Virüs gözlerinize, cinsel organlara, diğer organlara ve diğer insanlara da bulaşabilir.

Önleme önerileri:

  • Bir lezyon görüldüğünde ağız içi, burun içi, cinsel bölge gibi mukoz zarlar enfeksiyona karşı korunmalıdır.
  • Uçuğu sıkıştırıp patlatmayın.
  • Birine dokunurken ya da göz veya cinsel bölgelerinize dokunmadan önce ellerinizi dikkatlice yıkayın.
  • Tüm uyarılara rağmen herpes virüsün uçuk olmadan da bulaşılabileceği unutulmamalıdır.

Tedavisi: Günümüzde kesin tedavisi yoktur ancak bu konuda yoğun çalışmalar yapılmaktadır.%5 asiklovirli merhem gibi bir antiviral ajan kullanılabilir. Doktor ya da diş hekiminizden son gelişmeler hakkında bilgi almak için irtibat kurun.

AFT NEDİR?

Aft dilde, yumuşak damakta, dudak ve yanakların iç kısımlarında görülen küçük, yüzeysel ülserlerdir. Oldukça ağrılıdırlar ve 5-10 gün sürerler.

Nedenleri: Nedenleri hakkında eldeki en iyi kanıtlar stres, travma, asitli yiyecekler (domates, turunçgiller vs.) gibi lokal tahriş edici maddelere maruz kalma gibi durumlarda lokal bağışıklık cevabında değişiklikler meydana gelmesidir.

AFTÖZ ÜLSER YAYILABİLİR Mİ?

Hayır. Nedeni bakteri ya da bir virüs olmadığı için lokal yayılımı veya bir başkasına bulaşması söz konusu değildir.

Tedavisi: Tedavi direkt olarak az önce bahsedilen rahatsızlık verici durumların ortadan kaldırılması ve enfeksiyondan korunma ile olur. Triamkinalon gibi haricen kullanılan bir kortikosteroid ilacı da yardımcı olur. Günümüzde kesin tedavisi bulunamamıştır.

Diğer yaralar: İki haftadan uzun süren iyileşmeyen ağız yaralarında doktorunuza başvurmalısınız.

Detay...

FITIK NEDİR?

Bağırsak ve/veya karın içerisindeki yağ dokularının karın duvarının zayıf noktalarından dışarıya doğru çıkmasıdır. En yaygın fıtık tipi kasık fıtıklarıdır. Sıklıkla erkeklerde oluşur.

Fıtık bulguları nelerdir?

En yaygın bulgusu kasıkta bir şişlik oluşumudur. Bazen ağrılı olabilir. Küçük fıtıklar dikkati çekmeyebilir. Ancak muayene bazen de tetkiklerle saptanabilir. Bu şişlik yatarken kaybolur. Bu nedenle sabahları fark edilemeyebilir.

Fıtıklar karın duvarının bu zayıf noktalarında sıkıştıkları ya da döndükleri zaman tehlikeli olabilirler. Bu strangulasyon (boğulma) olarak adlandırılır. Fıtık içerisinde giren bağırsak zarar görürse içeriği dışarıya çıkar ve gangren-peritonit gibi yaşamı tehdit edici sonuçları olabilir. Boğulma acil cerrahi gerektiren bir durumdur.

Nasıl tanı konur?

Genellikle basit bir muayene ile tanı konur. Nadire ultrason veya tomografi/MR gibi tetkikler istenebilir.

Karın duvarı fıtık çeşitleri:

  • Kasık fıtıkları
    • İndirekt inguinal herni : Testislere giden kordonun içinden geçip çıkan tiptir. Genellikle çocuklarda, genç kişilerde ve yine sıklıkla erkekler de görülür.
      • Tipik olarak skrotum (torbaların) içinde bulunur.
      • Doğumsal olabilir.
      • Tedavisi cerrahidir. Doğumsal olduğunda hemen doğum sonrası onarılabildiği gibi, bazı cerrahlar iki yaşına kadar beklemeyi tercih edebilir.
  • Direkt İnguinal Herni: Kasıkta kordonun hemen yanındaki zayıf bir noktadan çıkar. Sıklıkla orta ve ileri yaşlı kişilerde görülür.
    • Sıklıkla her iki taraftan birden olur.
    • Şişmanlık, sıkı fiziksel aktivite oluşumuna katkısı vardır.
    • Sigara içimi, kronik kabızlık, kronik prostat varlığı ve kronik öksürük oluşumuna katkıda bulunur.
    • Muayenelerde hemen kordonun yanında hissedilir.
    • Bu tip fıtıklarda da cerrahi standart tedavidir.
    • İleri yaşlı kişilerde ameliyat kararı doktor ve hastayla beraber alınabilir.
  • Femoral fıtıklar : Nadir görülürler. Orta yaş ve üstü kadınlarda özellikle de çok doğum yapmış olanlarında sıklıkla oluşur. Kasık bölgesinde bacak damarlarının hemen yanındaki açıklıktan kaynaklanır. Bu fıtıklarda boğulma riski daha fazladır.
  • Daha az sıklıkla karşılaşılan fıtıklar
    • Göbek Fıtığı: Göbek deliği üzerinden gelişen fıtıktır. Özellikle kilolu bayanlarda görülür. Çok küçük olabildiği gibi zaman içerisinde çok büyüyebilir.
    • Ameliyat (kesi yeri) Yeri Fıtıkları: Geçirilmiş karın ameliyatları sonrası ortaya çıkan fıtıklardır. Bu fıtıklar da çok küçük ya da çok büyük olabilir. Bazen bu fıtıkların onarılması komplike teknikleri gerektirebilir.
    • Karının değişik zayıf noktalarında ortaya çıkan ve çok nadir görülen Spigelian herni, obturator herni gibi fıtık tipleri de mevcuttur.

Tedavi

Fıtıkların tedavisi ameliyattır. Boğulmadıkça acil ameliyat edilmez. Bilinmesi gereken iki önemli nokta fıtıkların kendi kendine iyileşmeyeceği ve zaman içerisinde büyüyerek ağrıya neden olabilecekleridir. Günümüzde en yaygın onarım şekli bu zayıf bölgenin bu ameliyatlar için özel üretilmiş yamalarla sağlamlaştırılmasıdır. Ameliyat lokal, spinal (belden aşağının uyuşturulması) veya genel anestezi altında yapılabilir.

Ameliyat tipleri

Günümüzde fıtık ameliyatları değişik yöntemlerle yapılabilmektedir. Yöntem konusunda doktorunuza danışabilirsiniz.

  • Klasik yöntemler: Bu yöntemlerde fıtık üzerinden yaklaşık olarak 10 cm’ lik bir kesi yapılarak dışarıya çıkan içerik karına itilir ve bu zayıf nokta tamir edilir. Günümüzde ameliyat sonrası nüks oranlarını düşürmek amacıyla yaygın olarak bu bölgenin yamayla takviye edilmesi tercih edilmektedir.
  • Laproskopik (kapalı) yöntemler: Bu yöntemde fıtığın uzağından yaklaşık 1-1.5 cm’ lik üç adet delik açılarak kamera ve bu iş için özel üretilmiş aletler kullanılarak yapılır. Her iki tarafta fıtık olduğunda bile başka bir delik açılmasına gerek kalmaz. Yöntem genellikle genel anestezi altında yapılır.
Avantajları-Dezavantajları
  • Avantajları
    • Küçük kesiklerle çalışılması özellikle iki taraflı fıtıklarda daha az ağrı, daha erken işe dönüş gibi avantajlara neden olur.
    • Yamanın içerden konması mekanik olarak daha iyi yerleşmesini sağlar.
    • Yamanın iç taraftan konması kasık kanalındaki hassas sinirlerin hasar görme olasılığını azaltır.

Nüks fıtıklarda da kapalı yöntemler yararlıdır. İlk ameliyatı açık olan hastalarda aynı kesi üzerinden çalışmak zordur ve komplikasyon riskini arttırır. Fıtığa içerden yaklaşmak henüz etkilenmemiş bir bölgeden yaklaşma kolaylığı sağlar ve açık cerrahiden daha kolay ve daha az ağrılıdır.

  • Muhtemel Dezavantajları
    • Ameliyat süresi açık ameliyatlardan biraz daha uzun sürebilir. Ancak bu süre deneyim arttıkça azalacaktır.
    • Çok nadir durumlarda yamaya karşı reaksiyon geliştiğinde yamayı çıkarmak zor olabilir.
    • Kullanılan malzemeler nedeniyle biraz daha pahalı bir ameliyattır.

Detay...